ANADOLU’DA ŞİRİN BİR KÖY: DUHANCILAR
Geçen ay, birtakım ziyaretler çerçevesinde ve Sıfır Atık Projesi kapsamında ilkokul çocukları için hazırladığımız çevre eğitim setleri *“Çevreci Çocuk Eğitim Setleri (ÇEÇO)”*nu öğrencilere ulaştırmak üzere Batı Karadeniz Bölgesi’nin önemli yerleşim yerlerinden biri olan Zonguldak’a gittik.
Karaelmas diyarı Zonguldak; bir yanda dağların arasında, diğer yanda ise “Çırpınırdı Karadeniz” türküsündeki gibi dalgaların kıyıya sertçe vurduğu Karadeniz’in kıyısında yer alan şirin bir ilimizdir. Yıllar önce çok daha geniş bir alana sahip olan Zonguldak’tan Bartın ve Karabük illeri ayrılınca il biraz küçülmüş olsa da kendine has yapısıyla hâlâ görülmesi gereken şehirlerimizden biridir.

Yıllar önce birkaç kez geldiğim bu bölgenin, daha önce görmediğim yörelerine bu kez yolum düştü: Çaycuma ve Gökçebey’e…
Gökçebey’i daha önce duymuştum; küçük bir ilçe olarak biliyordum. Gerçekten de öyle. Ormanların arasında, Filyos Irmağı’nın boydan boya ilçenin içinden geçtiği şirin bir yerleşim yeri. Filyos Irmağı; Köroğlu Deresi’nden başlayan yolculuğuna Bolu’nun Dörtdivan ve Gerede ilçelerinden geçerek, Ilgaz Dağları ve Melan Vadisi üzerinden Kastamonu’ya ulaşıyor. Kastamonu’dan sonra Zonguldak sınırlarına giren ırmak, Devrek Çayı’nı da kendisine kattıktan sonra Gökçebey üzerinden Çaycuma ve Filyos beldesine ulaşarak Karadeniz’e dökülüyor.
Filyos, tarih boyunca Tios, Tieion, Tianon ve Tium gibi farklı isimlerle anılmış; Antik Dönem’de Bithynia ile Paphlagonia bölgeleri arasında kalan önemli bir geçiş noktası olmuştur. M.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısında, Tios adlı bir rahip tarafından Miletos kolonisi olarak kurulan kent, M.Ö. 70 yılında Roma hâkimiyetine girmiştir. Günümüzde bu bölgede Antik Kent’e ait kalıntılara ve izlere rastlamak mümkündür.
Ancak bu yazının konusu Filyos değil. Sizi Batı Karadeniz ormanları arasında sıkışıp kalmış şirin bir ilçe olan Gökçebey’e ve ona bağlı Duhancılar Köyü’ne götüreceğim.

Zonguldak merkezden yola çıkıp dağ yollarını aşarak Gökçebey’e ulaştık. Yaklaşık yirmi bin nüfuslu bu ilçe, 1845 yılına kadar Tefen adıyla Bolu Sancağı’na bağlı, dört nahiyeden oluşan bir kaza imiş. Cumhuriyet döneminde nahiye statüsüne kavuşan Tefen, 1963 yılında Gökçebey adını almış. 29 Şubat 1972’de belediye teşkilatı kurulan belde, 1990 yılında ilçe statüsüne kavuşmuş ve bugün Zonguldak’ın ilçelerinden biri hâline gelmiştir.
İlçenin yaklaşık yüzde 60’ı ormanlarla kaplıdır. Yüksekliği 906 ile 1179 metre arasında değişen sekiz tepeyle çevrili olan ilçe, kenarından geçen Filyos Irmağı sayesinde ayrı bir güzelliğe sahiptir. İlçe merkezinden yolumuza devam ederek, merkeze 16 kilometre uzaklıktaki Duhancılar Köyü’ne ulaştık. Bu esnada birçok köyü de geride bıraktık. Hatta bir köyde pazara denk geldik; köylüler alışveriş telaşı içindeydi.
Duhancılar Köyü’nde bulunan Tütüncüoğlu İlkokulu’na ulaştığımızda bizi okul müdürü Hüseyin Altuntaş ve öğretmenler karşıladı. Çay ikramı eşliğinde sohbet ederken okul müdürü,
“Bugün sizlerin getirdiği çevre eğitim setlerini çocuklarımıza dağıtacağız. Ayrıca Yerli Malı Haftası etkinliği kapsamında bir kutlama da yapacağız,” dedi.
Okulun mevcudunun 55 öğrenci olduğunu öğrendik. Müdür Bey’le yaptığımız kısa sohbette, ne kadar heyecanlı ve gayretli olduğunu açıkça hissettim. Gözlerindeki ışıltı, okulunda okuyan tüm öğrencileri gelecekte en iyi yerlerde görme arzusunu yansıtıyordu. İnanın, binlerce öğrencinin bulunduğu pek çok okulda bu derece azimli ve idealist yöneticilere bazen rastlamak zor oluyor.
Öğrencilerin tamamı tek sınıfta toplandı. Her birinin gözlerindeki pırıltı bambaşkaydı; yüzlerindeki gülümseme yanaklarını al al etmişti. Köy okullarında eğitim zor ve meşakkatli olsa da bir o kadar da anlamlı ve keyiflidir. Öğretmenlerin işlerine duydukları aşk ve heyecan beni ziyadesiyle mutlu etti.
Çevre eğitim setlerini dağıttıktan sonra, öğrencilerin evlerinde maharetli anneleri tarafından Yerli Malı Haftası için hazırlanan yiyeceklerden tattık. Hepsi birbirinden lezzetliydi; fakat çocukların samimiyeti ve içtenliği hepsinden daha güzeldi. Bazı öğrencilerle kısa sohbetler etme imkânı da buldum.
Köy okullarında eğitim gören çocuklar, dışarıdan gelen misafirlere karşı oldukça ilgili oluyor. Çünkü köylere sık sık ziyaretçi gelmez. Bu nedenle gelen herkese ayrı bir sevgi ve merakla yaklaşırlar.
Kitap dağıtımının ardından okulda görev yapan dört öğretmenle sohbet ettik. Sohbet sırasında, geçmişte ilkokullarda yaygın olan birleştirilmiş sınıf uygulamasını konuştuk. Günümüzde taşımalı eğitim nedeniyle bu uygulamaya daha az rastlansa da Gökçebey’de dört köyde hâlen birleştirilmiş sınıflarla eğitim yapıldığını öğrendim. Namazgâh, Bakiler, Yeşilköy ve Muharremler köylerinde 1, 2, 3 ve 4. sınıf öğrencileri aynı sınıfta eğitim görüyor.
Duhancılar Tütüncüoğlu İlkokulu ise taşımalı eğitim uygulayan bir okulmuş. Altı öğrenci Duhancılar Köyü’nden, diğer 49 öğrenci ise çevre köylerden geliyormuş. Taşımalı eğitimin kendine özgü zorlukları olsa da öğrencilerin bu durumdan memnun olduklarına şahit oldum. Öğrencilerin öğretmenlerine duyduğu sevgi açıkça hissediliyordu.
Okulda dört sınıf öğretmeninin yanı sıra bir de İngilizce öğretmeni görev yapıyormuş. Öğretmenlerin tamamını uyumlu, gayretli ve mesleklerine bağlı insanlar olarak gördüm. Hiçbiri hâlinden şikâyetçi değildi; bilakis hepsi oldukça mutlu ve şevkliydi. Bu tablo beni son derece sevindirdi.
Köyde ve ilçede yapılabilecek sosyal etkinlikler sınırlı olsa da, öğrencilere dağıttığımız çevre eğitim setlerine sponsor olan Creavit firması Gökçebey’in hemen girişinde yer alıyor. Firma sahipleri, geniş fabrika arazilerinin bir bölümüne hayvanat bahçesi kurmuşlar. Gökçebey Çanakçılar Hayvanat Bahçesi, bölge için önemli bir kazanım ve yolu buraya düşenlerin mutlaka görmesi gereken bir yer.
Dağların arasında, şirin mi şirin Duhancılar Köyü’nden ayrılırken bir yanım orada kaldı. Sevdim ben buraları…
Özellikle gözlerindeki ışıltıyla geleceğin umut dolu olduğunu gösteren öğrenci kardeşlerim beni derinden etkiledi.
Kısıtlı imkânlarla görev yapmalarına rağmen bizleri en güzel şekilde ağırlayan okul müdürü Hüseyin Altuntaş ile öğretmenler Hakan Hatipoğlu, Yusuf Sefa Eliustaoğlu, Savda Abasız, Selen Nur Kahveci ve Burcu Akbal’a gönülden teşekkür ediyorum.
İyi ki varlar…
Önder Güzelarslan

