Celal Karatüre’den Hoca Yesevi’ye Anadolu İrfanı ve Kimlik Mücadelesi
Son dönemde Celal Karatüre’nin ülke sınırlarının aşarak yankılanan "Hacılar İlahisi," sadece bir ses icrası değil; bastırılmış, unutturulmaya çalışılmış ancak genetik kodlara kazınmış bir medeniyet tasavvurunun toplumsal patlamasıdır. Bu hadiseyi bir "nostalji" olmaktan çıkaran asıl unsur, Anadolu insanının modern seküler dayatmalar ile kendi kadim kökleri arasındaki ontolojik tercihidir.
Anadolu’da Mevlit ve İlahiler, sadece dini birer metin değil, toplumu bir arada tutan estetik ve ruhani birer "zamktır." Diğer İslam coğrafyalarındaki daha kuru veya salt lafzi anlayışın aksine, Türk-İslam anlayışı dini; musiki, edebiyat ve nezaketle harmanlamıştır.
Estetik ve Ruh: Arap coğrafyasında din daha çok kurallar bütünü olarak algılanırken, Anadolu’da Süleyman Çelebi’nin Mevlid’iyle Hz. Peygamber’e duyulan sevgi bir sanat formuna dönüşmüştür.
Sosyal Kimlik: Bir ilahi duyulduğunda, bu sadece bir "ezgi" değil, Orta Asya’dan taşınan kopuzun tef ve ney ile buluşmuş halidir.
Hoca Ahmed Yesevi’nin "Hikmet"leri, bozkırın sert mizaçlı insanını İslam’ın yumuşak karnıyla tanıştırmıştır. Yıllarca eğitim sistemindeki genelgeler, katı laiklik yorumları ve kültürel baskılarla "baskı altında tutulan" Türk toplumu, aslında bir kış uykusundaydı.
Celal Karatüre gibi figürlerin tetiklediği bu "hava," sosyolojik olarak "kültürel DNA’nın kendini onarması" sürecidir. Okul sıralarında öğretilmeyen, ancak ninnilerle ve dede sofralarında aktarılan o "irfan," en ufak bir kıvılcımla (bir ilahiyle) yeniden alevlenmektedir. Toplum, kendine yabancılaştırılan her unsurun yerine, bin yıllık kimliğini koyma refleksi göstermektedir.
Türk sosyologları arasında haklı bir üne sahip olan Cemil Meriç, Türk düşünce dünyasındaki sancıyı "Olimpos Dağı’nın çocukları ile Hira Dağı’nın çocuklarının mücadelesi" olarak kavramsallaştırır. Bu, Batı’nın pagan ve rasyonalist kültürüyle (Olimpos), Doğu’nun vahyî ve kalbi hakikatinin (Hira) çatışmasıdır.
Olimpos: Batıcı, tepeden inmeci ve kendi halkına "mürebbi"lik taslayan elitizmi temsil eder.
Hira: Bu toprakların tozuna, toprağına, ilahisine ve secdesine sadık kalan "garip" ama vakur çoğunluğu temsil eder.
Cemil Meriç’in tahlillerine bakacak olursak, Meriç’e göre "Kültür," Batı’nın sömürgeci, mekanik ve dışa dönük yapısını; "İrfan" ise Doğu’nun kalbi, içsel ve bütüncül bilgisini temsil eder.

Mürebbi Aydın tanımı, yıllarca okullardaki genelgelerle halka tepeden bakan kesim, Meriç'in tabiriyle "kendi kıtasını keşfetmek yerine, efendilerinin haritalarını ezberleyen" sahte aydınlardır.
İrfanın Direnişi ise, Celal Karatüre’nin hiçbir akademik unvana sığınmadan sadece o samimi nefesiyle seslenmesi, Meriç’in özlediği "İrfan"ın zaferidir. Kültür (Batı) böler, tasnif eder ve dışlar; İrfan (Anadolu) ise kucaklar ve birleştirir.
Meriç, Türk modernleşmesini bir "idrak felci" olarak görür. Ona göre, bir toplumun hafızası olan dili ve dini müziği (ilahileri) silmek, o toplumu lobotomi ameliyatı yapılmış bir hastaya çevirmektir. Bu manayı’da şu şekilde şifrelemiştir: "Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır."
Buradaki "kamus" (sözlük) sadece kelimeler değildir; ilahilerin içindeki mana, Mevlid’in içindeki musiki ve Hoca Yesevi’nin hikmetidir. Karatüre’nin sesiyle ortaya çıkan toplumsal dalgalanma, aslında o "idrak felcinin" geçmeye başladığının işaretidir. Toplum, kendine dayatılan sentetik kimliği reddedip, genetik kodlarındaki o kadim "kamusa" geri dönmektedir.
Meriç, Platon’un mağara alegorisinden yola çıkarak Batıcı aydını, duvardaki gölgeleri gerçek sanan bir tutsak olarak görür. Bu aydın tipi için Hacılar İlahisi veya Yunus Emre nefesi, "çağ dışı" bir gürültüdür.
Ancak sosyolojik gerçeklik şudur: Mağaranın dışındaki güneş, Hira Dağı’nın temsil ettiği o kadim hakikattir. Toplum, Celal Karatüre’nin temsil ettiği o geleneksel sesle, mağaranın gölgelerinden sıyrılıp kendi güneşine bakmaya cesaret etmektedir.
Meriç’in en büyük sancısı, Türkiye’nin "tercüme bir hayat" yaşamasıydı. Düşüncemiz Avrupa’dan, kıyafetimiz Paris’ten, hukukumuz İsviçre’dendi.
Celal Karatüre ve Sahicilik: Kantüre’nin o anki duruşu bir "performans" değil, bir "oluş"tur. İşte bu yüzden toplumda bu kadar büyük bir karşılık buldu.
Anadolu İrfanının Dönüşü: Bu dönüş, Olimpos Dağı'nın çocuklarının (pozitivist, maddeci, halka yabancı) kurduğu sahte cennetin çöküşü; Hira'nın çocuklarının (maneviyatçı, Anadolu mayalı, samimi) kendi evine geri dönüşüdür.
Karatüre’nin Kabe’deki duruşu ve toplumda oluşan o muazzam dalgalanma, Hira Dağı’nın çocuklarının, Olimpos’un sahte tanrılarına ve dayatmalarına karşı kazandığı manevi bir zaferdir. Bu, "biz buradayız ve ölmedik" demenin estetik bir yoludur.
Sosyolojik açıdan baktığımızda, bir toplumun genetik kodlarına müdahale etmek, yayı germek gibidir. Yay ne kadar çok çekilirse (baskı ne kadar artarsa), serbest bırakıldığında o kadar uzağa fırlar.
Cemil Meriç yaşasaydı, muhtemelen bu hadiseyi "Müstemleke (sömürge) aydınının kurduğu barajın, Anadolu'nun gürül gürül akan irfan pınarı tarafından yıkılması" olarak tanımlardı. Genelgelerle baskılanan genler, musiki ve imanla harmanlanmış bu "Türk-İslam" ruhuyla yeniden uyanmıştır
Celal Karatüre’nin o anki samimiyeti, bir milletin sinesindeki sızıyı dindirmiştir. Bu olay, Türkiye’nin artık "ithal elbiselerle" dolaşmak istemediğinin, kendi dokuduğu "irfan hırkasına" bürünmek istediğinin kanıtıdır. Anadolu irfanı, tasavvuf geleneği ve Yesevi ruhu; modern dünyanın mekanik ruhsuzluğuna karşı sığınılacak son kaledir.
A.Levent ERTEKİN/Sosyolog

