Dijital Çağda Hatırlamak, Unutmak ve Sessiz Şiddet
Dijital çağda yaşıyoruz ama asıl dönüşüm, ekranlarda değil; hafızamızda, kimliğimizde ve birbirimizle kurduğumuz ilişkilerde yaşanıyor. Bugün dijital dünya yalnızca iletişim kurduğumuz bir alan değil; neyi hatırlayacağımıza, neyi unutacağımıza ve nasıl bir “normal” içinde yaşayacağımıza karar veren güçlü bir zemin haline geldi.
Artık neredeyse hiçbir şey unutulmuyor. Fotoğraflar, paylaşımlar, videolar, hikâyeler… Hepsi dijital bellekte yerini alıyor. Ancak bu sürekli kayıt hali, her zaman adaletli bir hatırlamaya karşılık gelmiyor. Aksine, çoğu zaman yaşanan acılar görünür olurken, bu acıları üreten nedenler sessizce ortadan kayboluyor. Travmalar paylaşılıyor ama travmanın arkasındaki eşitsizlikler, baskılar ve şiddet sorgulanmıyor.
Bu durum göçmen topluluklarda çok daha belirgin. Dijital alan, göçmenler için hem görünür olma hem de sürekli kendini ispatlama mecrası. “Uyumlu”, “sorunsuz”, “iyi” göçmen olmak, çoğu zaman sessiz kalmayı, itiraz etmemeyi ve görünmez sınırları aşmamayı gerektiriyor. Aidiyet bir hak olmaktan çıkıyor; sürekli sergilenen bir performansa dönüşüyor. İnsan ne geldiği yere ait hissedebiliyor ne de yaşadığı yere tam olarak.
Sessizliğin en ağır bedellerinden biri ise erken yaşta evlilik pratiğinde karşımıza çıkıyor. Bugün bu konu dijital dünyada çoğu zaman romantik hikâyeler, “mutlu aile” fotoğrafları ve kader söylemleriyle sunuluyor. Oysa bu anlatıların arkasında, çocuklukları ellerinden alınmış hayatlar, yarım bırakılmış eğitimler ve görünmeyen bir şiddet var. Dijital ortamda paylaşılan “mutluluk” imgeleri, bu yapısal sorunu bireysel tercihlere indiriyor.
Dijital bellek burada kritik bir rol oynuyor. Geçmişi saklıyor ama aynı zamanda sabitliyor. Erken yaşta evlendirilen bir birey için geçmiş, geride bırakılan bir dönem olmaktan çıkıyor; dijital izlerle sürekli yeniden karşısına çıkan bir kimlik yüküne dönüşüyor. Üstelik bu yük, kuşaktan kuşağa daha hızlı aktarılıyor. “Sabır”, “itaat” ve “kader” söylemleri, dijital platformlarda yeniden üretilerek normalleştiriliyor.
Ama dijital çağ sadece baskı üretmiyor. Aynı zamanda direnme imkânları da sunuyor. Sessiz bırakılanların konuşabildiği, deneyimlerin paylaşıldığı, alternatif hikâyelerin kurulduğu bir alan da var. Dijital karşı anlatılar, erken yaşta evliliğin kaçınılmaz bir kader olmadığını; sorgulanabilir, değiştirilebilir bir toplumsal sorun olduğunu gösteriyor.
Asıl mesele şu: Dijital dünya kendi başına iyi ya da kötü değil. Onu nasıl kullandığımız, hangi hikâyeleri çoğalttığımız ve hangilerini sorgusuz kabul ettiğimiz belirleyici. Görünürlük, hız ve beğeni üzerine kurulu bir düzen; empatiyi, düşünmeyi ve sorgulamayı kolayca bastırabiliyor. Bu da yalnızca bireysel değil, toplumsal bir yorgunluk yaratıyor.
Gelecek üzerine konuşmak istiyorsak, önce hafızayla yüzleşmemiz gerekiyor. Ne hatırlıyoruz, neyi normalleştiriyoruz, neyi sessizce geçiştiriyoruz? Dijital okuryazarlık sadece teknolojiyi kullanmayı değil; dijital anlatıların bizi nasıl şekillendirdiğini fark etmeyi de içermeli.
Sözü burada noktalarken dijital çağ bir kader değil. Nasıl bir bellek kuracağımız, hangi sessizlikleri bozacağımız ve nasıl bir toplumsal ilişki biçimi seçeceğimiz hâlâ bizim elimizde. Asıl soru şu: Dijital dünyada sadece hatırlayan mı olacağız, yoksa hatırladıklarımızla yüzleşme cesareti gösterebilecek miyiz?

