İnsan İnsana İyi Gelir: Roseto’nun Öğrettiği Toplumsal Gerçek
1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin Pensilvanya eyaletinde bulunan küçük bir kasaba, sosyal bilimler ve tıp dünyasının dikkatini çeken sıra dışı bir olguya sahne oldu.
Roseto adlı bu kasabada yaşayan insanların kalp krizi oranı, aynı ekonomik koşullara ve benzer yaşam tarzına sahip çevre kasabalara göre olağanüstü derecede düşüktü. Üstelik bu durum, sağlıklı yaşam kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir toplumdan söz edildiği için değil; tam tersine, tereyağlı yemeklerin tüketildiği, sigaranın yaygın olduğu ve ağır çalışma koşullarının günlük hayatın bir parçası olduğu bir toplulukta ortaya çıkmıştı.
Bu çelişkili tablo, uzun yıllar boyunca hekimlerin ve sosyologların üzerinde düşündüğü bir araştırma konusu haline geldi. Yapılan epidemiyolojik incelemeler, genetik analizler ve yaşam tarzı karşılaştırmaları, beklenen hiçbir biyolojik veya tıbbi açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösterdi.
Sonunda araştırmacılar, Roseto’nun sırrının bireysel sağlık alışkanlıklarında değil, toplumsal bağların gücünde saklı olduğunu ortaya koydu.
Roseto halkının büyük bölümü İtalya’nın aynı bölgesinden göç etmiş ailelerden oluşuyordu. İnsanlar birbirlerini tanıyor, birbirlerinin çocuklarını büyütüyor, sofralar paylaşılıyor, kapılar çoğu zaman kilitlenmeden bırakılıyordu. Sosyal hiyerarşi keskin değildi; zengin ile fakir arasındaki görünür farklar sınırlıydı. Hiç kimse kendini toplumun dışında hissetmiyordu.

Başka bir ifadeyle Roseto’da insanlar sadece aynı yerde yaşamıyor, birbirlerinin hayatının içinde yaşıyorlardı.
Bu noktada sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim’ın toplumsal dayanışma üzerine yaptığı klasik tespit, Roseto vakasını anlamak için son derece açıklayıcıdır. Durkheim, modern toplumlarda bireyin yalnızlaştıkça psikolojik ve fiziksel kırılganlığının arttığını vurgulayarak şu görüşü dile getirir:
“Toplumsal bağların zayıfladığı yerde birey korunmasız kalır; dayanışma insanın görünmeyen zırhıdır.”
Durkheim’ın özellikle anomi kavramı üzerinden açıkladığı bu durum, bireyin toplumsal bağlardan kopmasıyla ortaya çıkan yönsüzlük ve stres halini ifade eder.
Roseto’da ise tam tersi bir tablo vardı: güçlü sosyal dayanışma, bireyin üzerindeki psikolojik baskıyı azaltıyor, kronik stres düzeyini düşürüyor ve dolaylı olarak kalp-damar hastalıkları riskini azaltıyordu.
Modern tıp bugün stres hormonlarının uzun süre yüksek kalmasının kalp hastalıklarından depresyona kadar birçok sorunu tetiklediğini ortaya koymaktadır. Roseto örneği, bu biyolojik sürecin arkasında çoğu zaman sosyolojik bir neden bulunduğunu göstermiştir.
Aslında bu tablo bize yabancı değildir.
Bir dönem Türkiye’deki mahalle kültürü de benzer bir toplumsal dayanışma üzerine kuruluydu. Komşular birbirinin anahtarını taşır, çocuklar sokakta birlikte büyür, sofralar paylaşılırdı. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü yalnızca bir atasözü değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin ifadesiydi.
Bugün ise modern hayat farklı bir düzen sunuyor:
daha hızlı, daha bireysel, daha rekabetçi…
Ama aynı zamanda daha yalnız.
Yüksek apartmanlarda yıllarca yan dairede oturan komşunun adını bilmeden yaşamak sıradan bir durum haline geldi. Sosyal medya bağlantıları arttıkça gerçek sosyal bağların zayıflaması ise modern toplumun en büyük ironilerinden biri oldu.
Bu nedenle günümüz araştırmalarında yalnızlık, sigara ve obezite kadar önemli bir sağlık riski olarak görülmektedir. Çünkü insan yalnız kaldığında hayatın yükünü tek başına taşır; oysa güçlü bir toplumsal ağ içinde yaşadığında sorunlar paylaşılır, yük hafifler.
Roseto kasabasının bize hatırlattığı gerçek tam da budur:
Uzun yaşamın sırrı bazen diyetlerde, vitaminlerde ya da spor programlarında değil;
bir kapı çalındığında içeri buyur eden bir komşuda saklı olabilir.
Ve belki de bütün bu hikâyenin özeti şu cümlede gizlidir:
Bazen insanın en iyi ilacı, başka bir insanın varlığıdır.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan
Ege Universitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi(EBİLTEM)

