İNSAN NEDEN YAŞAR?
Amaçsızlık, Modern Çağın En Sessiz Salgını…
“Hayatın amacı nedir?”
Bu soru basit görünür. Ama insan bu soruyu sormaya başladığında, artık yalnızca merak etmiyordur; bir yerlerden yorulmuştur.
Bugün danışan odalarında, sokaklarda, akademik kürsülerde ve hatta kalabalık sofralarda aynı cümle yankılanıyor:
“Her şeye sahibim ama bir şey eksik.”
İşte o eksik olan şey, çoğu zaman anlamdır.
Anlam Kaybolduğunda İnsan Ne Yapar?
Varoluşçu psikiyatrinin en güçlü isimlerinden Viktor Frankl, bu durumu tek bir cümleyle özetler:
“İnsanın yaşamak için bir ‘neden’i varsa, neredeyse her ‘nasıl’a katlanabilir.”
Frankl’a göre insanı ayakta tutan şey haz, başarı ya da güç değildir. Bunlar yalnızca ikincil tatminlerdir. Asıl belirleyici olan, insanın kendisini daha büyük bir anlam örgüsünün içinde hissedebilmesidir.
Modern çağda sorun şudur: İnsan artık neden yaşadığını bilmiyor, ama nasıl yaşayacağını çok iyi biliyor. Takvimler dolu, ajandalar kabarık, zihinler meşgul… Ruhlar ise boş.

Modern Toplum Artık Amaç Üreten Değil, Tüketen Bir Yapı
Sosyolog Zygmunt Bauman, modern insanın bu hâlini “akışkan hayat” kavramıyla açıklar:
“Modern toplum, insanlara anlam sunmaz; sürekli seçenek sunar.”
Seçenek bolluğu özgürlük gibi görünür. Oysa insan, anlamdan yoksun kaldığında seçenekler arasında kaybolur.
Bugün insanlar bir şeyleri seçiyor ama seçtikleri şeylerle bağ kuramıyor. İşler değişiyor, ilişkiler tüketiliyor, şehirler eskimeden terk ediliyor. Çünkü amaç yoksa, hiçbir şey uzun süre tutmaz.
Psikiyatrist Irvin D. Yalom, modern insanın en büyük yanılgısını şöyle ifade eder:
“Haz, anlamın yerine geçtiğinde insan daha çok boşluk hisseder.”
Bugün mutluluk, sürekli iyi hissetmekle karıştırılıyor. Oysa psikoloji bize şunu söyler:
İyi hissetmek, anlamlı yaşamakla aynı şey değildir.
Anlam; bazen acıyı, bazen sorumluluğu, bazen de sabretmeyi içerir. Haz ise anlıktır ve geçicidir.
Bu yüzden modern birey, hissetmediği her boşluğu;
alışverişle, ilişkilerle, ekranlarla, maddelerle doldurmaya çalışır. Ama dolmayan bir boşluk vardır: varoluşsal boşluk.
Sosyolog Émile Durkheim, bireyin anlam krizini toplumsal yapı ile ilişkilendirir:
“Toplum bireye yol gösteremez hâle geldiğinde, birey içsel bir çözülme yaşar.”
Bugün toplum; net değerler, tutarlı roller ve ortak anlamlar üretmekte zorlanıyor. Bu durum bireyi özgürleştirmiyor; aksine yalnızlaştırıyor.
İnsan artık “kim olduğunu” değil, “nasıl görünmesi gerektiğini” düşünüyor. Ama kimlik inşa edilmeden amaç bulunmaz.
Peki Hayatın Amacı Nedir?
Bu sorunun tek ve evrensel bir cevabı yok. Ama psikoloji ve sosyoloji şunu net biçimde söyler:
Amaç, hazır bulunmaz; inşa edilir.
• Bir sorumluluğa bağlanarak
• Bir değere sadık kalarak
• Bir insana, bir işe, bir ideale emek vererek
Frankl’ın dediği gibi:
“Hayatın anlamı sorulmaz; hayat sana sorar. Ve sen verdiğin cevaplarla kim olduğunu gösterirsin.”
Bugün yaşadığımız birçok psikolojik sıkıntı — tükenmişlik, anlamsızlık hissi, içsel boşluk ve yön kaybı — çoğu zaman bireysel bir yetersizliğin değil, amaçsızlığın doğal sonuçlarıdır. İnsan, ne için yaşadığını bilemediğinde hemen çökmez; bu süreç daha sessiz ve sinsi ilerler.
Önce içe çekilme başlar.
Ses azalır, temas zayıflar.
Ardından erteleme hâli gelir; kararlar ötelenir, istekler belirsizleşir.
“İdare ederim” cümlesi çoğalır.
Ve bir noktada, insan kendini şu soruyla baş başa bulur:
“Ben ne için yaşıyorum?”
Bu soru geç kalınmış bir soru değildir.
Ancak sürekli ertelendiğinde, insanın kendi hayatını ertelemesine dönüşür.
Modern insan çoğu zaman çökmüyor;
yavaş yavaş sönüyor.
Ve bu sönüş, çoğu zaman açık bir depresyonla değil,
dışarıdan bakıldığında gayet “işlevsel” görünen
“İdare ediyorum” hâliyle ilerliyor.
Bu nedenle hayatın amacı sorusu, lüks bir felsefi merak değil;
insanın kendisini kaybetmemek için sorduğu en hayati sorudur.
Belki de bugün asıl mesele mutluluk arayışı değildir.
İnsan, her zaman mutlu olmak istemiyor.
Ama yaşadığının bir anlama temas etmesini istiyor.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER

