Bilinçaltı, nörobiyoloji ve kadim bilgelik aynı noktada buluşursa…
“Bir şeyi kırk kere söylersen olur.”
Bu cümle çoğu zaman bir halk inanışı gibi değerlendirilir. Oysa insan zihnini çalışan bilim insanları, bu sözün sezgisel bir doğruluğa dayandığını uzun zamandır söylüyor. Üstelik yalnızca psikoloji değil; nörobiyoloji, bilişsel bilimler ve tasavvuf geleneği de aynı kapıya çıkıyor.
İnsan beyni mantıkla değil, alışkanlıkla ikna olur.
Nörobilimin kurucu isimlerinden Donald Hebb’in yıllar önce ortaya koyduğu temel ilke şudur: Birlikte ateşlenen nöronlar, birlikte bağlanır. Yani bir düşünce ne kadar sık tekrar edilirse, beyinde o düşünceye ait sinir ağı o kadar güçlenir. Tekrar, soyut bir telkin değil; biyolojik bir inşa sürecidir.
Nobel ödüllü nörobilimci Eric Kandel’in hafıza üzerine yaptığı çalışmalar da bunu destekler. Kandel’e göre öğrenme, beynin fiziksel yapısında değişiklik yaratır. Tekrar edilen düşünceler, yalnızca hatırlanmaz; beyinde yerleşik hâle gelir. Bu nedenle beyin, sık duyduğu cümleleri bir süre sonra sorgulamaz.
Psikolog Daniel Kahneman bu durumu “gerçeklik yanılsaması” olarak açıklar. Bir bilgi ne kadar çok tekrar edilirse, doğruluğu o kadar artmış gibi algılanır. Beyin, tanıdık olanı güvenli kabul eder. Bu yüzden insan, kendine sürekli ne söylüyorsa ona inanmaya başlar.
Bilinçaltı bu noktada devreye girer.
Joseph Murphy’nin popüler ama etkili çalışmalarında sıkça vurguladığı gibi, bilinçaltı olumlu ya da olumsuz ayrımı yapmaz. Sadece tekrar edilen mesajı kaydeder. “Ben zaten yapamam” cümlesi, bilinçaltı için bir yorum değil; bir talimattır.
Carl Gustav Jung’a göre ise söz, yalnızca iletişim aracı değildir; kimlik inşa eder. İnsan, kendisi hakkında tekrar tekrar söylediği cümlelerin toplamıdır. Dil, bilinçaltına açılan en kestirme yoldur.
Bu bakış açısı, tasavvuf geleneğinde de güçlü bir karşılık bulur.
Gazali, dil ile kalp arasındaki ilişkiyi anlatırken, tekrar eden sözlerin ahlâkı ve karakteri şekillendirdiğini söyler. İbn Arabî ise sözün, niyetle birleştiğinde insan hâlini dönüştürdüğünü ifade eder. Bu yüzden “kırk” sayısı önemlidir; kırk, bir hâlin yerleşmesi için gereken sürenin sembolüdür.
Günlük hayatta bunun örneklerini fark etmeden yaşarız.
Bir çocuğa sürekli “Sen başarısızsın” denildiğinde, çocuk zamanla denemeyi bırakır. Aynı çocuğa “Sen gayretlisin” dendiğinde ise, o kimliği taşımaya başlar. Çünkü insan, kendisi hakkında en çok duyduğu şeye dönüşür.
Antonio Damasio’nun çalışmalarının gösterdiği gibi, düşünce yalnızca zihinsel bir süreç değildir; bedensel ve duygusal karşılıkları vardır. Tekrar edilen sözler, duyguyu; duygu da davranışı belirler. Davranış ise zamanla kader gibi algılanan hayat çizgisini oluşturur.
Burada mesele sihir değildir.
Ne gizli frekanslar ne de mucizevi formüller… Mesele, beynin çalışma biçimidir. Tekrar, beyinde gerçeklik hissi oluşturur. Gerçeklik hissi davranışı, davranış da hayatın yönünü değiştirir.
Belki de bu yüzden bazı dualar insanı dönüştürür.
Çünkü onlar sadece söylenmez; tekrar edildikçe içselleştirilir. İçselleştirilen her söz, insanın iç dünyasında yeni bir düzen kurar.
Sonuçta insan, kaderini bir anda değil;
her gün kendine söylediği cümlelerle yazar.
Ve asıl soru şudur:
Biz kendimize neyi kırk kere söylüyoruz?
Doç.Dr. Gülçin Itırlı Aslan

