Kronik Stres Çağında Tahammülün Sonu: Toplumsal Şiddetin Yükselişi
Günümüz toplumunda öfke artık istisnai bir duygu değil, yaygın bir ruh hâlidir. Sokakta yükselen sesler, trafikte patlayan öfke, aile içinde sertleşen diyaloglar ve haber bültenlerine her gün düşen şiddet sahneleri; bireysel kontrol kaybından çok daha fazlasına işaret eder. Bu, geç modern toplumun ürettiği kolektif bir gerilimdir.
İnsan yalnızca yoksullaşmadı; aynı zamanda sürekli tehdit algısıyla yaşamaya zorlandı.
Ulrich Beck, modern toplumları “risk toplumu” olarak tanımlar. Bireyler yalnızca bugünün sorunlarıyla değil, gelecekte olabilecek felaket senaryolarıyla da yaşar. İşini kaybetme korkusu, ekonomik çöküş ihtimali, sosyal güvencesizlik, dijital linç riski… Tehdit artık somut bir düşman değil; görünmez ama süreklidir.
Bu sürekli belirsizlik, insan beynini kronik savunma moduna iter.
Joseph LeDoux, tehdit algısının beyinde öncelikle amigdala üzerinden işlendiğini ve bu merkezin mantıksal düşünmeden sorumlu korteksi devre dışı bırakabildiğini ortaya koyar. Sürekli stres altındaki bireylerde beyin, olayları değerlendirmek yerine refleks üretmeye başlar.
Yani modern insan giderek düşünerek değil, tepki vererek yaşamaktadır.
Burada evrimsel miras devreye girer:
kaç ya da savaş tepkisi.
Bu mekanizma genetik olarak insanın hayatta kalmasını sağlayan bir alarm sistemidir. Ancak kısa süreli tehditler için tasarlanmıştır. Sürekli açık kaldığında sinir sistemi yıpranır, tahammül eşiği düşer ve en küçük uyaran bile saldırı gibi algılanır.
Bu yüzden bugün bir bakış, bir söz, bir gecikme bile şiddete dönüşebilmektedir.
Toplum, biyolojik olarak yorulmuş bireylerden oluşan bir gerilim alanına dönüşmektedir.
Alain Ehrenberg, modern çağın temel hastalığının artık suçluluk değil “yetersizlik ve tükenmişlik hissi” olduğunu söyler. İnsanlar kendilerinden sürekli güçlü, üretken, başarılı olmaları beklenen bir sistemin içinde ezilmektedir. Başaramadıklarında ise öfke içe ya da dışa yönelir.
Ekonomik krizler bu süreci hızlandırır. Yoksulluk yalnızca maddi değil, psikolojik bir baskıdır. Kontrol duygusunu yok eder. Kontrol kaybolduğunda insan savunmaya geçer.
Öfke, bu savunmanın görünür yüzüdür.
Sosyal psikolojide bu durum tehdit altında benlik kavramıyla açıklanır. Birey kendini değersizleşmiş, sıkışmış ve güvensiz hissettiğinde saldırganlık artar. Çünkü beyin için saldırmak çoğu zaman kaçmaktan daha güçlü hissettirir.
Bu nedenle öfke patlamaları çoğunlukla güçsüzlük hissinin ürünüdür.
Toplumda her gün tanık olduğumuz şiddet olayları; kötü insanların çoğaldığını değil, sürekli baskı altında yaşayan insanların çoğaldığını göstermektedir.
Sorun karakter değil; koşullardır.
Sürekli uyarana maruz kalan bir beyin dinlenemez.
Dinlenemeyen bir sinir sistemi sakin kalamaz.
Sakin kalamayan bir toplum huzur üretemez.
Bugün haberlerde gördüğümüz her öfke patlaması, aslında modern düzenin insan psikolojisi üzerindeki ağır faturasının yansımasıdır.
Bu yüzden çözüm yalnızca bireylere öfke eğitimi vermekle sınırlı kalamaz.
Toplumsal baskıyı azaltmadan, güvencesizliği düşürmeden, insanlara nefes alanı açmadan öfke kontrolü mümkün değildir.
Çünkü insan beyni alarmda yaşamak üzere yaratılmamıştır.
Sürekli tehdit algısı altında yaşayan toplumlarda şiddet bir sapma değil; normalleşen bir davranış hâline gelir.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
Bu bir öfke krizi değil.
Bu, bir sistemin insan sinir sistemiyle çatışmasının krizidir.
Ve bu çatışma derinleştikçe toplum daha sert, daha tahammülsüz ve daha kırılgan hâle gelecektir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER

