Sınıf atlamak, yalnızca bir yer değiştirme değil; aidiyetle verilen uzun bir müzakeredir.
Yokluk Bilincinden Bilimsel Bilince: Sınıf Atlamanın Sessiz Bedelleri
Bazen bir toplumun bütün sınıfsal belleği, mutfakta söylenen tek bir cümlede saklıdır. Günlük hayatın sıradan bir anında, basit bir kaynak bilinci uyarısı gibi duyulan sözler; aslında geçmişten bugüne taşınan derin bir yokluk hafızasının yankısı olabilir. Yoksulluğun yalnızca ekonomik değil, zihinsel ve duygusal bir miras olduğunu en iyi bu küçük anlar anlatır.
Psikoloji bize şunu söyler: İnsan, yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşanmamış ihtimallerle de şekillenir. Sürekli eksilme ihtimaliyle büyüyen bireylerde, dünya çoğu zaman güvenli bir yer değil; her an kaybedilebilecek bir alan olarak algılanır. Bu nedenle bazı uyarılar, içeriklerinden bağımsız olarak, bilinçdışında bir tehdit diliyle yankılanır. Burada devreye giren şey ekonomik akıl değil; erken dönem deneyimlerle kodlanmış bir savunma mekanizmasıdır.
Modern dünyada eğitim, bireye yalnızca yeni kapılar açmaz; aynı zamanda eski kapıları da gürültüyle kapatır. Ancak her kapının kapanışı bir özgürleşme değildir. Özellikle sınıfsal hareketlilik yaşayan bireyler için bu süreç, ilerlemek kadar geride bırakmanın suçluluğunu da beraberinde getirir. Sosyolojinin uzun zamandır işaret ettiği üzere, birey ait olduğu sınıfsal dünyadan uzaklaştıkça yalnızca ekonomik değil, duygusal bir eşikte de yaşamaya başlar. Ne tam olarak geldiği yere aittir ne de vardığı yere.
Bu ara konum, psikolojide sıklıkla “ikili aidiyet gerilimi” olarak tanımlanır. Kişi bir yandan yeni dünyaya uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan geçmişine sadakatsizlik etme korkusuyla baş etmeye çalışır. Suçluluk, utanç ve yetersizlik duyguları bu noktada başarının gölgesinde büyür. Sınıf atlama, dışarıdan bakıldığında bir yükseliş gibi görünse de içeride çoğu zaman sessiz bir bölünme yaratır.
Pierre Bourdieu’nun habitus kavramıyla işaret ettiği bu durum, yalnızca davranış kalıplarıyla değil, bedenle, ses tonuyla, hatta gündelik tüketim alışkanlıklarıyla bile kendini ele verir. Yokluk içinde şekillenmiş bir bilinç, maddi koşullar değişse bile dünyayla kurduğu ilişkiyi kolay kolay dönüştürmez. Bu nedenle ölçülülük dili çoğu zaman ekonomik bir gereklilikten çok, kaybedilmekten korkulan bir kontrol alanına dönüşür.
Aile içi ilişkiler bu noktada yalnızca duygusal değil, yapısal bir rol üstlenir. Bir ebeveyn için yokluk, aşılması gereken bir dönemdir; diğeri içinse çocuklarının geleceği adına sessizce taşınan bir fedakârlık. Toplumsal rollerin erken yaşta omuzlara yüklendiği kadınlar, çoğu zaman kamusal alandan dışlanmış olsalar bile, ev içindeki stratejik konumlarıyla dönüşümün görünmez mimarları olurlar. Eğitimle kazanılan başarılar, yalnızca bireysel bir ilerleme değil; geçmişte yarım kalmış hayatların da sembolik bir telafisi haline gelir.
Ne var ki sınıf atlamak, her zaman içsel bir rahatlama getirmez. Aksine, yeni çevrelerde hissedilen “layık olma” kaygısı, bireyin kendi emeğini bile sorgulamasına yol açabilir. Sosyal psikolojide bu durum, bireyin kendini sürekli olarak “yakalanma ihtimali” üzerinden değerlendirmesiyle açıklanır. Kişi, eksik ya da kusurlu olduğu ortaya çıkacakmış gibi bir tetikte olma hali yaşar.
Erving Goffman’ın damga kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Geçmiş, saklanması gereken bir utanç gibi algılanır. Oysa saklanan şey çoğu zaman yoksulluk değil; o yoksulluğun bıraktığı dil, öfke ve kırılganlıktır. Birey, yeni çevresinde kabul görmek için eski benliğini susturmaya çalıştıkça, içsel çatışması derinleşir.
Akademik başarı, bu bağlamda yalnızca bir unvan değil; zihinsel bir yeniden doğuş sürecidir. Ancak bu yeniden doğuş, eski kimliğin tamamen yok edilmesiyle değil, onunla yüzleşilerek mümkün olur. Bilimsel bilinç, tam da bu noktada devreye girer: Geçmişi inkâr etmeden, onu romantize etmeden ve ona teslim olmadan yol alabilme cesareti.
Bugün birçok birey için eğitim, sadece mesleki bir araç değil; güvenli bir alan, hatta bir sığınaktır. Bilim, bazıları için geçmişte erişilemeyen hayat ihtimallerini sembolik olarak geri alabilmenin anahtarıdır. Bu nedenle akademik ilerleme, yalnızca bireysel bir başarı olarak değil, kuşaklararası bir iyileşme çabası olarak da okunmalıdır.
Son olarak; sınıf atlamak, yukarı doğru bir hareketten çok, içe doğru bir yolculuktur. Yokluk bilincinden bilimsel bilince geçiş, yalnızca daha iyi koşullara ulaşmak değil; geçmişin yükünü anlamlandırarak hafifletebilmektir. Asıl başarı ise, bu iki dünya arasında sıkışmadan, her ikisini de taşıyabilecek bir bilinç geliştirebilmektir.
Dr. Dilek Baran

