Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA


TOPLUMUN SİNİR SİSTEMİ YORULDU

...


TOPLUMUN SİNİR SİSTEMİ YORULDU

“İnsanlar artık daha çabuk öfkeleniyor, daha hızlı kırılıyor, daha sert tepki veriyor. Bu yalnızca ahlâkî bir sorun değil; uzun süredir biriken psikolojik yorgunluğun bir sonucudur.”

 

Son yıllarda gündelik hayatın neredeyse her alanında ortak bir ruh hâli hissediliyor: gerginlik. İnsanlar daha çabuk öfkeleniyor, daha hızlı kırılıyor, daha sert tepki veriyor. Trafikte bir bakış yetiyor, sosyal medyada tek bir cümle yeterli oluyor, iş yerinde küçük bir aksaklık büyük bir tartışmaya dönüşebiliyor. Bu tabloyu yalnızca bireysel sabırsızlıkla açıklamak mümkün değil. Ortada daha derin, daha yaygın ve daha yapısal bir mesele var. Toplum sanki uzun süredir biriken bir yükün altında eziliyor. Tahammül, insan psikolojisinin en temel düzenleyici kapasitelerinden biridir. Tahammül edebilmek; bekleyebilmek, gecikmeye dayanabilmek, hayal kırıklığını tolere edebilmek, farklı olana alan açabilmek anlamına gelir. Bu kapasite doğuştan sabit değildir. Yaşanan deneyimler, içinde bulunulan koşullar ve çevresel faktörlerle şekillenir. Psikolojide bu durum frustrasyon toleransı olarak ifade edilir. Frustrasyon toleransı yüksek bireyler engellenme karşısında yıkılmaz, hemen dağılmaz, duygularını düzenleyebilir. Ancak bu kapasite sınırsız değildir. Uzun süreli stres altında yavaş yavaş aşınır.

Modern toplumların en belirgin özelliklerinden biri kronik belirsizliktir. İnsanlar artık yalnızca bugünü değil, yarını da net olarak öngörememektedir. İş güvencesi zayıflamış, ekonomik dalgalanmalar artmış, yaşam maliyetleri yükselmiş, gelecek planları kırılgan hâle gelmiştir. Belirsizlik, insan sinir sistemi için en zorlayıcı uyaranlardan biridir. Çünkü beyin, öngörebildiği tehditlerle daha kolay başa çıkar. Sürekli değişen, sınırları net olmayan bir ortamda yaşamak ise organizmayı uzun süre alarm halinde tutar. Alarm hali uzadıkça beden ve zihin yorulur. Yorgunluk yalnızca fiziksel değildir; duygusal ve zihinsel yorgunluk da eşlik eder. Duygusal olarak yorulan bireylerin tahammül kapasitesi düşer. Daha önce tolere edebildiği durumlara artık tahammül edemez hale gelir. Küçük uyaranlar büyük tepkiler doğurur. Bu, zayıflık değil; tükenmenin işaretidir. Toplumsal adalet algısı da tahammül kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. İnsanlar çabalarının karşılığını alamadığını düşündüğünde, emek ile sonuç arasındaki bağ koptuğunda, derin bir haksızlık hissi oluşur. Haksızlık hissi yalnızca öfke yaratmaz; aynı zamanda çaresizlik duygusunu da besler. Çaresizlik ise kontrol algısını zedeler. Kontrol algısı zayıfladığında bireyler kendilerini güvende hissetmez. Güvende hissetmeyen zihin, daha savunmacı ve daha sert olur.

Bir diğer önemli etken, hız kültürüdür. Dijital çağ, insan psikolojisini doğal ritminin çok ötesine taşımıştır. Her şey anında olsun istenir. Mesajlara hemen cevap beklenir, işler hızla çözülsün istenir, sonuçlar gecikince öfke oluşur. Oysa insan sinir sistemi bu sürekli hızlanmaya uygun değildir. Sürekli hızlanan bir sistemde yavaşlama kapasitesi azalır. Yavaşlayamayan birey, duygularını düzenlemekte zorlanır. Sosyal medyanın bu süreçteki rolü de göz ardı edilemez. İnsanlar gün boyunca binlerce uyaranla karşılaşmaktadır. Felaket haberleri, şiddet görüntüleri, tartışmalar, hakaretler, kutuplaştırıcı söylemler sürekli maruz kalınan içerikler haline gelmiştir. Beyin, bu yoğunluğu doğal olarak filtreleyemez. Sürekli olumsuz uyaran alan bir zihin, dünyayı daha tehditkâr algılamaya başlar. Tehdit algısı yükseldikçe tahammül düşer. Toplumsal kutuplaşma da bu iklimi derinleştirir. Farklı görüşe sahip insanlar, birer birey olarak değil, birer düşman olarak görülmeye başlandığında empati kapasitesi azalır. Empati azaldığında tahammül de azalır. Çünkü tahammül edebilmek için önce karşıdakini insan olarak görebilmek gerekir.

İş yaşamı bu genel ruh hâlinin önemli üretim alanlarından biridir. Çalışan bireyler günlerinin büyük bölümünü iş ortamlarında geçirmektedir. Sürekli performans baskısı, hedefler, ölçümler, denetimler ve rekabet, bireylerin duygusal enerjisini tüketir. Gün boyunca duygularını regüle etmek zorunda kalan bir çalışan, akşam saatlerinde daha hassas hale gelir. Evde, trafikte ya da sosyal ilişkilerde daha çabuk öfkelenebilir. Bu durum çoğu zaman yanlış yorumlanır. Sorun kişinin karakteri değil, tükenen regülasyon kapasitesidir. Kurumsal yapılarda sıkça karşılaşılan “profesyonellik” anlayışı da duyguların bastırılmasını teşvik eder. Üzgün olmamak, kızgınlığını belli etmemek, hayal kırıklığını göstermemek beklenir. Bu bastırma hali kısa vadede işlevsel görünse de uzun vadede psikolojik yük biriktirir. Bastırılan duygular yok olmaz; birikir. Biriken duygular ise tahammül eşiğini aşağı çeker. Aile içi roller de bu sürece katkı sunar. Sürekli güçlü olması beklenen ebeveynler, her şeyi idare etmek zorunda kalan bireyler, kendi ihtiyaçlarını uzun süre erteleyebilir. Kendini ihmal etme hali kronikleştiğinde içsel tükenmişlik oluşur. İçsel olarak tükenen birey, dış dünyaya karşı daha hassas hale gelir.
Burada “psikolojik eşik” kavramı önem kazanır. Her insanın taşıyabileceği bir yük kapasitesi vardır. Bu kapasite aşıldığında sistem alarm verir. Ancak alarm her zaman çöküş şeklinde olmaz. Bazen öfke olarak çıkar, bazen tahammülsüzlük olarak, bazen de içe kapanma olarak. Toplumsal düzeyde çok sayıda bireyin eş zamanlı olarak bu eşiğe yaklaşması, kolektif bir gerginlik atmosferi yaratır. İnsanlar kendilerini yalnız sanır, oysa benzer yükleri taşıyan milyonlar vardır. Bu ortak yorgunluk, toplumun genel tonunu sertleştirir. Tahammülsüzlüğün artması, insanların kötüleştiği anlamına gelmeyebilir. Bu durum, insanların uzun süredir zorlandığının göstergesi olabilir. Sürekli güçlü kalmaya çalışan bireyler, bir süre sonra esnekliklerini kaybedebilir. Esnekliğini kaybeden zihin, daha katı hale gelir.

Buraya kadar çizilen tablo şunu düşündürür: Sorun yalnızca bireylerde değildir. Sorun, bireyleri kuşatan koşullardadır. Toplumun psikolojik dayanıklılığı, yalnızca kişisel çabalarla ayakta tutulamaz. Yapısal düzenlemeler, adalet duygusunu güçlendiren politikalar, güven veren kurumlar ve insanı merkeze alan çalışma koşulları olmadan kalıcı iyileşme zor görünmektedir. Stres altında çalışan beyin, zamanla farklı bir işleyiş biçimine geçer. Sürekli tehdit algısıyla yaşayan sinir sistemi, enerjisini hayatta kalmaya yönlendirir. Bu durumda beynin daha ilkel bölgeleri daha aktif hale gelirken, değerlendirme, empati kurma ve esnek düşünmeyle ilişkili alanların işlevi görece zayıflar. Sonuç olarak birey, olaylara daha hızlı ve daha otomatik tepkiler vermeye başlar. Bu otomatiklik, çoğu zaman öfke ve tahammülsüzlük olarak dışa yansır.

Uzun süreli stres yalnızca yetişkinleri değil, çocukları ve gençleri de derinden etkiler. Ev ortamında gerginlik arttığında, çocuklar bunu doğrudan hisseder. Söylenmeyenler bile algılanır. Güvensiz bir atmosferde büyüyen çocukların duygu düzenleme becerileri zayıflayabilir. Bu durum, ilerleyen yaşlarda düşük frustrasyon toleransı olarak ortaya çıkabilir. Yani bugünün tahammülsüz yetişkinleri, çoğu zaman dünkü stres altında büyüyen çocuklarıdır. Gençler açısından bakıldığında tablo daha karmaşıktır. Bir yandan yoğun akademik rekabet, diğer yandan gelecek belirsizliği, gençlerin omuzlarına erken yaşta ağır bir yük bindirmektedir. Sosyal medyada sürekli “başarılı olma” ve “kusursuz görünme” baskısı da eklenince, gençlerin psikolojik dayanıklılığı zorlanmaktadır. Bu koşullarda büyüyen bireylerin sabır geliştirmesi her zamankinden daha zor hale gelmektedir.

Dijital kültür, insan ilişkilerinin doğasını da dönüştürmektedir. Yüz yüze iletişimde var olan tonlama, mimik ve beden dili büyük ölçüde kaybolmuştur. Yazılı iletişimde yanlış anlaşılma ihtimali yüksektir. Küçük bir ifade bile büyük bir saldırı gibi algılanabilir. Bu da çatışma eşiğini düşürür. İnsanlar daha kolay incinir, daha kolay savunmaya geçer. Sürekli karşılaştırma kültürü de tahammülsüzlüğü besler. Sosyal medyada başkalarının “iyi” anlarına maruz kalan bireyler, kendi hayatlarını yetersiz hissedebilir. Yetersizlik duygusu uzun süre devam ettiğinde öfkeye dönüşebilir. Bu öfke çoğu zaman asıl kaynağına yönelmez; daha güvenli görülen alanlarda ortaya çıkar. Kurumsal yapılarda artan çatışma kültürü de toplumsal iklimin bir yansımasıdır. İş yerlerinde daha fazla gerginlik, daha fazla pasif agresyon, daha fazla kırılganlık görülmektedir. Bu durum çoğu zaman bireysel karakter sorunları olarak etiketlenir. Oysa arka planda sistemsel stresörler vardır. Sürekli baskı altında çalışan ekiplerde sinir sistemi zaten yorgundur. Yorgun sistem, uyumlu olmayı sürdüremez.

Toplumsal onarım, yalnızca bireylere “daha sabırlı olun” demekle mümkün değildir. Sabır, uygun koşullarda gelişen bir kapasitedir. Güvenlik hissi, adalet algısı ve öngörülebilirlik olmadan sabır beklemek gerçekçi değildir. Bu nedenle çözüm hem bireysel hem de yapısal düzeyde ele alınmalıdır. Bireysel düzeyde yapılabileceklerin başında kendi sınırlarını fark etmek gelir. İnsan her şeye yetişmek zorunda değildir. Sürekli güçlü olmak zorunda değildir. Yorgunluğunu kabul etmek, zayıflık değil; gerçekçiliktir. Küçük molalar, kısa yürüyüşler, ekranlardan uzak kalınan anlar, sinir sistemine nefes aldırır.

Duygulara alan açmak da önemlidir. Öfke çoğu zaman altında başka duygular taşır: korku, üzüntü, hayal kırıklığı, çaresizlik… Bu duygular fark edildiğinde öfkenin şiddeti azalabilir. Duygularını bastırmak yerine adlandırabilen bireylerin tahammül kapasitesi zamanla artar. Sosyal destek ağları, psikolojik dayanıklılığın en güçlü kaynaklarından biridir. İnsan, anlaşılabildiğini hissettiğinde yumuşar. Yalnız olmadığını bilen birey, dünyayı daha az tehditkâr algılar. Bu nedenle güvenli ilişkiler, tahammül kasını güçlendirir.

Kurumsal düzeyde ise insan odaklı politikalar belirleyici olur. Çalışanların yalnızca performansıyla değil, psikolojik iyilik haliyle de ilgilenen kurumlar, daha sağlıklı bir iklim yaratır. Psikolojik güvenliği yüksek iş yerlerinde insanlar hata yapmaktan korkmaz. Korku azaldığında savunma azalır. Savunma azaldığında tahammül artar. Eğitim sisteminde de duygu düzenleme becerilerine daha fazla yer verilmesi gerekir. Çocuklara yalnızca akademik bilgi değil, duygularını tanıma ve ifade etme becerileri de kazandırılmalıdır. Bu, uzun vadeli toplumsal dayanıklılık açısından kritik bir yatırımdır. Medya dilinin de dönüştürülmesi önemlidir. Sürekli kriz, sürekli tehdit, sürekli felaket vurgusu, toplumun sinir sistemini yorar. Elbette gerçekler konuşulmalıdır. Ancak dilin tonu, psikolojik etki yaratır. Daha dengeli ve sorumlu bir dil, kolektif ruh hâlini olumlu etkileyebilir.

Sonuç olarak, toplumun artan tahammülsüzlüğü tek başına bireysel ahlak sorununa indirgenemez. Bu durum, uzun süredir biriken stresin, belirsizliğin ve güvensizliğin dışavurumudur. Psikolojik eşik birçok insan için gerçekten zorlanmaktadır. Belki de asıl soru şudur: İnsanlar neden bu kadar tahammülsüz oldu? Belki de daha doğru soru şudur: İnsanlar ne zamandır bu kadar yoruldu? Bu soruya dürüstçe bakabildiğimizde, suçlamaktan çok anlamaya yaklaşabiliriz. Anlamaya yaklaştığımızda ise iyileşme için ilk adımı atmış oluruz.

Doç. Dr. Yeşim SIRAKAYA

YENİ DOLANDIRICILIK SİSTEMİ!

VARİL PATLADI..1 ÖLÜ

BIÇAKLI KAVGADA ÖLÜ SAYISI 2'YE YÜKSELDİ.

FETÖ YENİDEN YAPILANIYOR

ARALAMAYA GİTTİ CANINDAN OLDU.

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 22 17 1 4 40 55
2.FENERBAHÇE A.Ş. 22 15 0 7 31 52
3.TRABZONSPOR A.Ş. 22 13 3 6 17 45
4.GÖZTEPE A.Ş. 22 11 3 8 15 41
5.BEŞİKTAŞ A.Ş. 22 11 4 7 11 40
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 22 9 7 6 13 33
7.KOCAELİSPOR 22 8 8 6 -1 30
8.SAMSUNSPOR A.Ş. 22 7 6 9 -2 30
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 22 7 8 7 -9 28
10.CORENDON ALANYASPOR 22 5 6 11 -1 26
11.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 22 6 11 5 -5 23
12.HESAP.COM ANTALYASPOR 22 6 11 5 -13 23
13.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 22 4 9 9 -9 21
14.TÜMOSAN KONYASPOR 22 4 10 8 -10 20
15.İKAS EYÜPSPOR 22 4 12 6 -17 18
16.KASIMPAŞA A.Ş. 21 3 11 7 -13 16
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 22 2 10 10 -26 16
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 21 3 15 3 -21 12

YAZARLAR