“Zırzırı Bozuk”: Onuru İncitmeden Yapılan İyilik
Başlığa bakıp “Bu da nereden çıktı?” demeyin.
Grubumuzun değerli hanımefendi yazarlarından Emine İpek’ten bir gün önce bir mesaj aldım. Mesajda şöyle diyordu:
“Pakistanlı bir aile… Yeni evliler.
Eşi 5–6 aylık hamile.
Önceki evlerinden çıkarılmışlar.
Ben, giriş katta bulunan evimi bu kardeşlerimize verdim.
Tül perde ve bazı eşyaları temin ettim ama ihtiyaç çok fazla.
Kısacası yeniden bir ev toparlıyoruz.
Evde hemen her şeye ihtiyaç var.
Lütfen tanıdığınız tüm arkadaşlarımıza bilgi verirseniz, şu kış gününde bu kardeşlerimizi bir nebze olsun rahatlatabiliriz.
Haberini bekliyorum.”
Ve bugün, 11 Ocak 2026, karşıma çıkan bu müthiş yazı…
Lütfen dikkatle okuyun.
Bu aileye yardımcı olma noktasında yapabileceğiniz bir şey varsa, şahsî telefonumdan (0539 516 91 99) bana ulaşmanızdan büyük memnuniyet duyarım.
Buyurun, işte o yazı:
72 yaşındayım.
Hızlı tren kartımı bile tam alırım, faturalarımı geciktirmem.
Hayatım boyunca kimseye bilerek yanlış yapmadım.
Ama on yıldır, Kocaeli’nin çarşı içindeki “Outlet Eşya Merkezi”nde,
benden beklenmeyecek bir düzen çeviriyorum.
Yakalasalar işten atarlar.
Umurumda mı? Değil.
Çünkü insanın onurunu un ufak eden bu dünyada, ben onu küçük küçük… geri koymaya çalışıyorum.
Benim işim basit:
Defolu eşyaları ayırırım.
İş botu, mont, okul çantası, ikinci el tencere…
Etiket takarım.
Kimse dönüp bakmaz bana.
Sanayide yıllarını vermiş, elleri titreyen yaşlı bir adam işte.
Ama görünmez olmak iyidir.
Görünmeyen, herkesi görür.
Görürüm:
– Ay sonunu ve marketle ayakkabı fiyatını aynı anda hesaplayan anneleri…
– Doğalgaz parasıyla çocuk montu arasında sıkışan babaları…
– İş görüşmesine gidecek cekete son kez bakan gençleri…
Ve hep…
o çocuğu hatırlarım.
Kocaeli ayazının yüzü kestiği bir Kasım günüydü. Kapıdan içeri incecik bir kapüşonla girdi.
Tişörtü görünüyordu.Belli ki evi buz gibiydi. On dört yaşında ya var ya yok…
Zayıf.
Sessiz.
Hani devlet kapısından bir kere dönen çocukların yüzünde olur ya o ifade… Aynen öyle.
Doğru mont bölümüne gitti.
Koyu lacivert, kalın, markalı bir mont. Sıfır ayarında.
Etiketinde 600 lira yazıyordu.
Bizim için kelepir.
Onun için imkânsız…
Montun kolunu sıktı, sıcaklığını kontrol etti.
Etikete baktı…
Omuzları düştü.
Sızlanmadı.
Mızmızlanmadı.
Sessizce geri astı.
Kapıya yöneldi.
Dayanamadım.
Montu kaptım, tezgâha koştum.
— “Evlat!” dedim.
Korkudan zıpladı.
— “Bir şey çalmadım!”
— “Biliyorum,” dedim.
— “Bu montun defosu büyük. Zırzırı bozuk. Kural var; defolular en fazla 30 lira.
30 liran var mı?”
Bana baktı…
Etikete baktı…
Kafası karıştı.
— “Etiket yanlış,” dedim, söküp attım.
— “Fiyatlara ben bakıyorum.
İstersen al, istemezsen çöpe atarım.”
Cebinden buruşmuş bir otuz lira çıkardı.
— “A–alırım…” dedi.
Montu orada giydi.
Zırzır şak diye çekildi tabii.
Ama o an…
O çocuk, üşüyen bir sokak çocuğu değil;
akıllı alışveriş yapan bir müşteri oldu.
— “Sağ ol,” dedi.
— “Mağaza politikası,” dedim.
Arkamı döndüm, gözümü sildim.
Sonra başladı bu düzen…
Yıllar içinde:
– Gölcük’te yaşayan dul bir teyzeye, “Kordonu bozukmuş,” diyerek 1.500 TL’lik tost makinesini 200 liraya verdim.
– İnşaata yeni girecek bir babanın çelik burunlu ayakkabısına, “Salı indirimi,” dedim.
– Derince’den gelen üniversiteli kıza valizi, “Tekerleği ses yapıyor,” diyerek yarı fiyatına verdim.
Kasayı çoğu zaman cebimden tamamladım.
Bazı ürünleri “kırık/çöpe” diye işledim.
Yakalanma korkusu her gün içimdeydi.
Ama hayatta “doğru olan” diye bir şey vardır.
Bir kere tutunca bırakmaz insan.
Bir gün…
Kaşmir atkılı bir hanım beni izliyormuş.
Yeni doğum yapmış bir genç kıza bebek arabasını 350 liraya verdiğimi gördü.
Yanıma geldi.
Titredim.
“Kesin şikâyet edecek,” dedim içimden.
Önlüğümün üstüne bir zarf bıraktı:
— “Bir sonraki hatalı fiyatlandırma için,” dedi.
Göz kırptı.
O gün…
Bu dükkânda sessiz bir dayanışma başladı.
Kimse konuşmadı.
Ama herkes anladı.
– 50 liralık bibloya 2.000 lira veren oldu.
– “Para üstü kalsın, sistem yine çökebilir,” diye fısıldayan oldu.
Dükkân kendi içinde gizli bir ekonomi kurdu:
Onur ekonomisi.
Geçen salı kapı açıldı.
İçeri uzun boylu, üniformalı bir adam girdi.
Tezgâha yaklaştı.
— “Siz Mahmut Bey misiniz?”
— “Derler,” dedim.
Gülümsedi.
Bir anda o çocuk geldi gözümün önüne.
— “Bana on yıl önce lacivert bir mont satmıştınız,” dedi.
— “Hani zırzırı bozuk olan…”
Yutkundum.
— “Evlat, çok mont geçer elimden.”
— “Zırzırı bozuk falan değildi,” dedi.
— “Yalandı.
Ama beni dilenci yapmadınız; müşteri yaptınız.
Adam olma hissimi aldım o gün.”
Cebinden bir zarf çıkardı.
— “Ben şimdi paramedik oldum,” dedi.
— “Can kurtarıyorum.
Ama o kışı o montla geçirdim.
Belki geçirmeseydim… buralara gelemezdim.”
Zarfı bıraktı.
— “İçinde 5.000 lira var.
Bir sonraki üşüyen çocuk için…
Yine zırzırı bozuk olsun.”
Geri itmeye çalıştım.
— “Elinizi değil,” dedi,
— “Kırılan yürekleri onaran düzeninizi destekliyorum.”
Çıktı.
İzmit ayazına… başı dik.
Ben 72 yaşındayım.
Sırtım ağrıyor, ayaklarım şişiyor.
Ama dünyanın en güzel işini yapıyorum.
Bu ülkede değer çoğu zaman parayla ölçülüyor.
Ama ben şunu öğrendim:
Onur, yardımdan daha kıymetlidir.
İnsan bir şeyi alırken ezilmiyorsa…
Bir çocuğun başı dik çıkıyorsa kapıdan…
Bir babanın gururu kırılmıyorsa…
İşte gerçek iyilik budur.
Bu yüzden yalan söylemeye devam edeceğim:
“Zırzırı bozuk.”
“Sapı gevşek.”
“Salı indirimi.”
Çünkü önemli olan fiyat değil…
O fiyatı taşıyan omuzlardır.
Ve bilin ki;
bu ülkede bu insanlar çoktur.
Hem de sandığınızdan daha çok…
Bir ülkeyi yoksulluk değil,
yoksulun utandırılması çürütür.
Allah, üşüyeni ısıtanın elini güçlendirsin…
(Bir gruptan alıntıdır.)
Son Söz
Evet, makale bu kadar.
Şimdi ellerinizi vicdanınıza koyun:
Bizler sıcak yuvalarımızda, ailemizle huzur içinde yaşarken;
hiçbir şeyi olmayan, üstelik hamile bir anne bu hayatı nasıl sürdürür?
Onlar bu yokluk içindeyken, biz gerçekten huzurlu olabilir miyiz?
Aile, İstanbul Anadolu Yakası / Sultanbeyli’de yaşamaktadır.
İrtibat: 0539 516 91 99
Selâm ve dua ile.
Bülent Ertekin

