Başarı Uğruna Kaybolan Çocukluk
Toplum olarak yaşadığımız yön kaybını yalnızca eğitim sistemine yüklemek büyük bir kolaycılık olur.
Elbette sınav odaklı yapı, çocukları akademik performansa sıkıştıran bir düzen üretmektedir. Ancak bu düzenin asıl zeminini hazırlayan yer çoğu zaman okullar değil, ailelerin bizzat kendisidir.
Daha çocuk yürümeye başlamadan “geleceği garanti altına alma” kaygısıyla bir kursa, ardından başka bir eğitime, hafta sonu etkinliklerine sürüklenen bir nesil yetiştiriyoruz. Müzik kursu, yabancı dil eğitimi, spor akademisi, etüt merkezleri… Çocukların hayatı oyunla, merakla ve keşifle değil; sürekli gelişim baskısıyla şekilleniyor. Aileler bunu çoğu zaman “iyi ebeveynlik” olarak görse de, aslında çocuklara çok erken yaşta şu mesaj veriliyor:
Değerin, performansın kadardır.
Ünlü sosyolog Émile Durkheim, eğitimin yalnızca okulda verilen bir süreç olmadığını; toplumun tüm kurumlarıyla bireyi şekillendirdiğini söyler.
Aile, bu kurumların en temelidir. Eğer aile, çocuğa sevginin koşulsuz değil başarıya bağlı olduğunu hissettirirse, okul yalnızca bu anlayışı pekiştiren bir araca dönüşür. Bugün eğitim sistemindeki akademik yarışın bu kadar yıpratıcı olmasının sebebi, evde başlayan bu beklenti zinciridir.
Modern toplumun bireyleri sürekli bir “yetme” kaygısıyla yaşadığını ifade eden Zygmunt Bauman, başarı baskısının insan ilişkilerini bile bir performans alanına çevirdiğini vurgular.
Aileler çocuklarını artık mutlu olmaları için değil, “geride kalmamaları” için yetiştiriyor. Herkesin daha iyi, daha hızlı ve daha başarılı olmak zorunda olduğu bir dünyada çocuklar adeta küçük birer proje gibi görülüyor.
Sonuç ise kaygı düzeyi yüksek, hata yapmaktan korkan ve kendini sürekli başkalarıyla kıyaslayan bireyler.
Bu sürecin toplumsal boyutunu açıklayan Pierre Bourdieu ise ailelerin çocuklara yalnızca sevgi değil; beklenti, rekabet ve statü bilinci de aktardığını söyler.

Orta ve üst sınıf ailelerin çocuklarını sürekli kurslara yönlendirmesi, başarıyı bir tür “toplumsal sermaye” hâline getirirken; çocukların karakter gelişimi çoğu zaman arka plana itilir. Artık mesele öğrenmek değil, geride kalmamaktır.
Bu durum yalnızca eğitim eşitsizliğini artırmakla kalmaz; aynı zamanda çocukluk dediğimiz dönemi psikolojik bir yarış pistine dönüştürür.
İşin biyolojik boyutu ise son derece çarpıcıdır. Ünlü genetikçi ve nörobilimci Robert Sapolsky, sürekli stres altında büyüyen çocukların beyin gelişiminde ciddi değişimler olduğunu ortaya koyar. Erken yaşta yoğun beklenti, rekabet ve başarısızlık korkusu; duygusal düzenleme becerilerini zayıflatır. Empati azalır, öfke artar, kaygı kronikleşir.
Yani ailelerin “iyi bir gelecek” umuduyla kurduğu baskı düzeni, çocukların ruhsal dayanıklılığını adım adım aşındırır.
Bugün toplumda artan sabırsızlık, tahammülsüzlük, öfke patlamaları ve ilişkilerdeki kırılganlık; sadece okul sisteminin değil, evde başlayan bu performans kültürünün doğrudan sonucudur. Çocuklara sürekli “daha fazlası olmalısın” denirken; “iyi bir insan olman yeterli” mesajı neredeyse hiç verilmemektedir.
Oysa karakter; kurs programlarıyla değil, ilişkilerle gelişir.
Paylaşmayı öğrenerek, hata yapmaya izin verilerek, sevginin başarıdan bağımsız olduğunu hissederek inşa edilir. Aile içinde güvenli bir bağ kuramayan çocuk, en iyi okullardan mezun olsa bile içsel olarak eksik kalır.
Gerçek sorun ne yalnızca okulda ne de müfredattadır. Asıl mesele, başarıyı insanlıktan önce koyan bir toplumsal zihniyettir. Aileler çocuklarının hayatını doldururken, onların ruh dünyasını boş bırakmaktadır. Akademik olarak dolu ama duygusal olarak yorgun bir kuşak yetişmektedir.
Toplumun yeniden yön bulması için önce şu soruyu sormamız gerekir:
Çocuklarımızı başarılı mı yetiştiriyoruz, yoksa sağlıklı bireyler mi?
Eğer hedef yalnızca başarı olursa; kaygılı, rekabetçi ve tatminsiz bir toplum üretmeye devam ederiz. Ancak ailede başlayan karakter eğitimiyle birlikte okul sistemi yeniden yapılandırılırsa; empati kurabilen, sorumluluk sahibi ve güçlü bireyler yetiştirmek mümkün olur.
Unutmamak gerekir:
Başarı sonradan kazanılır.
Ama karakter, çocuklukta inşa edilir.
Ve bu inşanın temeli, sınıflardan önce evlerde atılır.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER