Bediüzzaman Said Nursî ve Mehdi-i Azam Meselesi...
İslâm düşünce tarihinde “Mehdi” kavramı, özellikle ahir zaman telakkileri çerçevesinde yoğun tartışmalara konu olmuştur. Modern dönemde bu tartışmaların merkezinde yer alan isimlerden biri de Bediüzzaman Said Nursî’dir.
Bediüzzaman’ın Mehdi-i Azam olup olmadığı meselesi, Risale-i Nur Külliyatı, hadis literatürü ve kavramsal (lügat–ıstılah) ayrımlar ışığında ele alınmaktadır. Çalışma, Üstad’ın bizzat kendi beyanlarını esas alarak, onu hadislerde tarif edilen Mehdi-i Azam ile özdeşleştirmenin ilmî ve itikadî açıdan isabetli olmadığı sonucu çıkmaktadır.
**
Mehdiyet inancı, İslâm akaidinde tali meselelerden biri olmakla birlikte, tarih boyunca siyasî ve toplumsal beklentilerle iç içe geçmiş bir kavram olmuştur. Özellikle kriz ve çözülme dönemlerinde, bazı dinî şahsiyetlerin “Mehdi” olarak telakki edilmesi, bu kavramın sınırlarının bulanıklaşmasına yol açmıştır.
XX. yüzyılda İslâm dünyasında derin etkiler bırakan Bediüzzaman Said Nursî’nin bu bağlamda “Büyük Mehdi” olarak nitelendirilmesi, ilmî bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Bu makalenin " gayatül gayesi", söz konusu iddiayı polemik düzleminde değil, Risale-i Nur’un kendi iç tutarlılığı ve hadislerdeki Mehdi tasviri çerçevesinde ele almaktır.
1. Mehdi Kavramının Lügat ve Istılah Boyutu: “Mehdi” kelimesi, Arapça’da “hidayet edilmiş, doğru yola iletilmiş” anlamına gelir. Bu lügat mânâsı itibariyle her mü’min, hatta her salih kul bir yönüyle “mehdi”dir. Ancak İslâm ilim geleneğinde kelimelerin lügat mânâsı ile ıstılahî mânâsı arasındaki fark belirleyicidir.
Hadis literatüründe “Mehdi” denildiğinde, belirli vasıflarla tarif edilen, ahir zamanda zuhûr edecek ve yalnızca manevî değil, aynı zamanda siyasî ve içtimaî vazifeler de üstlenecek bir şahsiyet kastedilmektedir. Bu yönüyle Mehdi kavramı, sıradan bir hidayet mânâsının ötesinde, özel ve tahsis edilmiş bir mana taşır.
Bu ayrım yapılmaksızın, herhangi bir manevî hizmet sahibine “Mehdi” unvanı verilmesi, kavram kargaşasına ve itikadî problemlere zemin hazırlar.
2. Hadislerde Mehdi-i Azam’ın Vazifeleri: Hadislerde bildirilen Mehdi-i Azam’ın temel vasıfları şu şekilde özetlenebilir, İslâm âleminin ittihadını sağlamak, Hilâfet-i İslâmiyeyi temsil ve ilân etmek, Ahkâm-ı şer‘iyyeyi hâkim kılmak, Bid‘atları izale etmek, umumî iman zaafını ortadan kaldıracak geniş çaplı bir ıslahat gerçekleştirmek.
Bu vazifeler, sadece ilmî veya irşadî faaliyetlerle sınırlı olmayıp, siyasî ve içtimaî bir otoriteyi de gerekli kılmaktadır.
3. Bediüzzaman Said Nursî’nin Kendi ZATININ Beyanları:
Risale-i Nur Külliyatı incelendiğinde, Bediüzzaman Said Nursî’nin kendisine atfedilen mehdiyet iddialarını açık biçimde reddettiği görülür. O, Mehdi’nin bir şahıstan ziyade bir şahs-ı manevî ile temsil edileceğini, bu şahs-ı manevînin ise geniş bir cemaatin müşterek hareketiyle teşekkül edeceğini vurgular.
Daha da önemlisi, Üstad kendi hizmetini iman kurtarma vazifesiyle sınırlandırmış, siyasî ve içtimaî iktidar hedeflerinden bilinçli olarak uzak durmuştur.
Bu durum, onu hadislerde tarif edilen Mehdi-i Azam profiliyle özdeşleştirmeyi zorlaştırmaktadır.
4. Risale-i Nur ve Mehdiyet Meselesi
Risale-i Nur, Bediüzzaman’ın ifadesiyle Kur’ân’ın iman hakikatlerini bu asrın idrakine sunan bir tefsir mahiyetindedir. Bu yönüyle, ahir zamanda imanı tehdit eden cereyanlara karşı güçlü bir manevî set oluşturmuştur.
Bu çerçevede Risale-i Nur için:
“Mehdiyet mânâsına bir mazhar”,
“Mehdi’nin programına zemin hazırlayan bir eser”
denilmesi mümkündür. Ancak bu durum, Risale-i Nur’un veya müellifinin bizzat Mehdi-i Azam olduğu anlamına gelmez. Buradaki mehdiyet, örfî ve hadisî mânâda değil, manevî ve temsilî bir anlam taşır.
5. Şahs-ı Manevî ve Cemaat Boyutu
Bediüzzaman’a göre ahir zaman vazifeleri, tek bir ferdin omuzlayamayacağı kadar büyüktür. Bu sebeple Mehdi, bir şahıs olmakla birlikte, esasen bir cemaatin ve şahs-ı manevînin reisi konumundadır. Bu anlayış, hem hadislerdeki tasvirlerle hem de modern toplumsal gerçeklikle uyumludur.
Dolayısıyla, Risale-i Nur etrafında teşekkül eden iman hizmeti, bu şahs-ı manevîye dâhil bir unsur olarak değerlendirilebilir; fakat bu, “Bediüzzaman = Mehdi-i Azam” sonucunu zorunlu kılmaz.
**
Mehdi kavramının lügat ve ıstılah mânâları birbirinden ayrılmadan yapılan yorumlar, ilmî tutarlılıktan uzaktır.
Üstad’ın bizzat kendi beyanları, onun bu unvanı kabul etmediğini açıkça göstermektedir. Risale-i Nur, ahir zaman iman hizmetinde mehdiyet mânâsına bir zemin ve mazhar teşkil etmekte; ancak Mehdi-i Azam’ın bizatihi kendisi olmamaktadır.
Sonuç olarak, Bediüzzaman Said Nursî’yi Mehdi-i Azam olarak nitelemek, hem hadis literatürüyle hem de Risale-i Nur’un kendi iç tutarlılığıyla bağdaşmamaktadır. İtikadî meselelerde ölçüyü muhafaza etmek, ifrat ve tefritten kaçınmak, ilmî sorumluluğun ve mü’min duruşunun bir gereğidir.
Mehmet Nuri Bingöl