Beynimiz Gerçeği Değil, İşine Geleni Seçiyor
Bazen insan şunu fark eder: Yalanlar çoğu zaman gerçeği bastırarak değil, ona benzemeye çalışarak kazanır. Daha yumuşak, daha tanıdık ve daha az yorucu oldukları için… Beynin yalanlara inanması bir saflık göstergesi değildir; aksine, insan olmanın doğal bir sonucudur.
Çünkü beyin gerçeği bulmak için değil, hayatta kalmak için evrimleşmiştir. Tehlikeyi hızla fark etmek, karmaşık olanı basitleştirmek ve belirsizlikten kaçınmak zorundaydı. Bu nedenle kesin cümleleri, net suçluları ve kolay açıklamaları tercih eder. Oysa gerçek çoğu zaman parçalıdır; rahatsız edicidir, gri alanlar barındırır. Zihinsel emek ister. Yalan ise dinlendirir.
Bir bilgi ne kadar sık tekrar edilirse, beyin onu o kadar tanıdık bulur. Tanıdıklık ise güven duygusu üretir. Böylece doğruluk, içeriğin nesnel değerinden çok aşinalık üzerinden değerlendirilir. “Bunu daha önce duymuştum” düşüncesi, fark edilmeden “demek ki doğru”ya dönüşür. Aynı yanlış ifadelerle her gün karşılaşmak, bir süre sonra onlarla yaşamayı normalleştirir.
Bu eğilim yalnızca bireysel değil, toplumsal bir zemin üzerinde güçlenir. Zygmunt Bauman, modern toplumlarda bireyin belirsizlikle baş etme kapasitesinin zayıfladığını; bu nedenle karmaşık gerçekler yerine sadeleştirilmiş anlatılara yöneldiğini vurgular.
Belirsizlik kaygı üretir; sade anlatılar ise geçici bir güven hissi sağlar. İnsan, huzur karşılığında hakikatten vazgeçmeye razı olabilir.
Duygular devreye girdiğinde akıl geri çekilir. Korku, öfke, aidiyet ihtiyacı ya da dışlanma kaygısı… Beyin bu sinyalleri aldığında sorgulama askıya alınır. Artık mesele doğruyla yanlış değil, kimin tarafında durulduğudur. İnsan, ait olduğu yeri kaybetmemek için gerçeği feda edebilir. Bu bir zayıflık değil; sosyal bir varlık olmanın bedelidir.
Nörobilim bu noktada tabloyu daha da netleştirir. Robert Sapolsky, yoğun stres ve tehdit algısı altında beynin prefrontal korteksinin (akıl yürütme ve muhakeme merkezi) baskılandığını, buna karşılık duygusal ve otomatik tepkilerden sorumlu sistemlerin devreyi aldığını belirtir.
Yani korku ve öfke arttıkça, insan daha az düşünür; daha hızlı inanır. Bu durumda yalan, yalnızca ikna edici değil, nörolojik olarak da “kolay” hâle gelir.
Yalanların bir başka cazibesi de sorumluluktan kurtarmasıdır. Gerçek çoğu zaman insanın karşısına çıkar ve “burada senin de payın var” der. Yalan ise rahatlatır: Suçlu nettir, sen masumsundur. Belirsizlikle ve suçluluk duygusuyla yaşamak zordur; bu yüzden zihin, yükü dışarıya atan anlatılara daha kolay tutunur.
Geçmişte yalanlar yavaş yayılırdı; kulaktan kulağa, mahalle hızında. Bugün ise algoritmalarla, saniyeler içinde dolaşıma giriyor. Beynimiz hâlâ aynı beyin; fakat maruz kaldığımız bilgi yoğunluğu katlanarak artmış durumda. Sorun artık insanların saf olması değil, insan kalmaya çalışırken bu kadar yoğun bir manipülasyonla baş etmek zorunda bırakılmalarıdır.
Belki de çözüm daha zeki olmak değildir. Daha yavaş olmaktır. İlk anda öfke uyandıran bilgide durabilmek, hemen paylaşma dürtüsüne direnebilmek, “Bu bana ne hissettirdi?” sorusunu sorabilmek… Hatta kendi inandıklarını bile sorgulayacak kadar cesur olabilmek.
Çünkü en güçlü yalanlar, başkalarının söylediği değil; inanmak işimize gelenlerdir.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan