BİR ZİRVE, BİR ÇÖKÜŞ: MAL DA YALAN, MÜLK DE…
Yûnus Emre Hazretleri, dünya devr-i mülkünün hakikatini ne kadar da veciz bir şekilde dile getirir:
Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!
Bugün bu hakikatin yüzlerce örneğini toplumumuzda, hatta en yakınımızda dahi görebiliyoruz.
“Vay be, adam nereden nereye geldi…”
“Güzelliğiyle baş döndüren şu kadına da bir bakın…”
Oysa veren de Allah’tır, alan da Allah…
Yakın bir tarihte sanal ortamda gezinirken, bu gerçeğin en çarpıcı yaşanmış örneklerinden birine rastladım. Okuduğumda Rabbime sonsuz kere hamd ettim. Zira ben de sağlığıyla imtihan edilen, Rabbimin aciz, biçare bir kuluyum.
Elena Goliakova’nın adı, 1990’larda Avrupa spor dünyasında parlıyordu.
Genç ve narin yüzlü bir Rus’tu. Buzun üzerinde bir kelebeğin hafifliğiyle, bir kuğunun zarafetiyle süzülür; gücüyle inceliği birleştiren hareketleriyle seyircileri büyülerdi. Kendi kuşağının en büyük artistik buz pateni yıldızlarından biri olarak alkışların ve hayran bakışların merkezindeydi. Sanki yalnızca buzun üzerinde yaşamak için doğmuş gibiydi.
Ama kader, ona hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bambaşka bir yol hazırlamıştı.
2000 yılında Elena, kalbinde eşi ve aynı zamanda antrenörü olan Nikolay Svitov’a duyduğu büyük sevgiyle ülkesinden ayrıldı.
Hayali büyüktü: Artistik buz pateninin neredeyse hiç bilinmediği bir ülkeye, Meksika’ya bu sporu taşımak…
Monterrey’de küçük bir akademi kurdular. Çocuklar, Elena’nın büyüleyici adımlarıyla buzun sihrini ilk kez keşfediyordu. Çift, bölgede neredeyse yok sayılan bir spora yeni bir kapı aralamayı başarmıştı.
Fakat hayaller, ne kadar parlak olursa olsun, bazen bir anda tuzla buz olur…
Birkaç yıl sonra akademi kapandı. Ardından 2006’da yüreğini parçalayan bir boşanma geldi. Hüznün gölgesi yavaş yavaş Elena’nın yüzüne yerleşti. Dünyası çatırdamaya başlamıştı.

Ve 2010 yılında en yıkıcı haber geldi:
“Paranoid şizofreni” teşhisi…
Hastalık zihnini kuşattı, düşüncelerini paramparça etti. Buz üzerindeki o eşsiz dengesini elinden aldı. Artık o, herkesin tanıdığı şampiyon değildi; kendi içindeki amansız bir savaşın esiriydi.
Hayatı kökten değişmişti.
Ne ışıklar altında yaşıyordu artık ne de buz pistlerinde…
Onu, Jalisco eyaletinin Tepatitlán sokaklarında, önünde paslı bir alışveriş arabasıyla yürürken görmek mümkündü. Arabasında, yıkılmış hayatının kırıntıları: birkaç eşya ve tek tesellisi olan küçük hayvanlar…
Mahalleli onu tanıyor.
Her gün dağınık saçlarıyla, bakışları başka bir âleme dalmış hâlde yürüdüğünü görüyorlar. Bazen Rusça, bazen İngilizce konuşuyor… Ama çoğu insan onu anlamıyor.
Yardım edenler oldu. Ama o, ya dil engeline takıldı ya da hastalığın derin korkularına…
Böylece Elena’nın hikâyesi, bir peri masalı gibi başlayan yolculuktan, sokaklarda unutulmuş bir hayata dönüştü.
Alkışların zirvesinden sessizliğin dibine…
Işığın ortasından karanlığın en koyusuna…
Bugün Elena, devletin sağladığı yardım evlerinde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ve geçmişine dair çok az şey hatırlıyor…
Onun hikâyesi yalnızca kişisel bir trajedi değil; hepimize yöneltilmiş acı bir hatırlatmadır:
Şöhret bir gün söner…
Sağlık en büyük nimettir…
Ve zirve ile çöküş arasındaki çizgi, tahmin ettiğimizden çok daha incedir…
Selâm ve dua ile…
Bülent Ertekin