Dr.Dilek BARAN

Tarih: 18.01.2026 22:23

"Bu Bir Asayiş Sorunu Değil, Kaybolan Bir Nesildir”

Facebook Twitter Linked-in

"Bu Bir Asayiş Sorunu Değil, Kaybolan Bir Nesildir”

“Bu mesele gerçekten yalnızca bir güvenlik sorunu mu, yoksa çok daha derin bir toplumsal çözülmenin dışavurumu mu?”

Sokak çeteleriyle ilgili her yeni haber, bize aynı soruyu sorduruyor:
Bu noktaya nasıl geldik?
Oysa asıl soruyu başka türlü sormak gerekiyor.
Bugün sokaklarda karşılaştığımız şiddet, birkaç “suça meyilli genç” meselesi değildir. Karşımızda; uzun süredir ihmal edilmiş bir gençliğin, zayıflayan aile bağlarının, işlevini yitiren eğitim sisteminin ve umut üretemeyen sosyal politikaların birleşiminden doğan çok katmanlı bir tablo durmaktadır. Polisiye tedbirlerle bastırılmaya çalışılan bu sorun, aslında bastırıldıkça büyüyen bir toplumsal kırılmadır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında sokak çeteleri, derin bir aidiyet krizinin ürünüdür. Aile, okul ve mahalle gibi bireyi topluma bağlayan geleneksel yapılar zayıfladıkça, gençler kendilerine yeni “biz” alanları aramaktadır. Çeteler tam da bu boşlukta devreye girer. Bir suç örgütünden önce, sahte bir birliktelik ve yapay bir kimlik sunar. Dışlanan, görülmeyen ve değersiz hisseden genç için bu yapı, güçlü bir çekim alanına dönüşür.
Bu sürecin en kritik halkalarından biri ise aile yapısındaki dönüşümdür. Günümüzde aile, yalnızca ekonomik baskılar altında değil; zaman yoksunluğu, iletişim kopukluğu ve otorite–sorumluluk dengesinin bozulmasıyla da ciddi bir işlev kaybı yaşamaktadır. Uzun çalışma saatleri, duygusal temasın azalması ve ebeveynlerin kendi hayatta kalma mücadelesi, çocukların fark edilmeden büyümesine neden olmaktadır. Oysa genç, denetimden çok yönlendirmeye; ilgiden çok sınır koymaya ihtiyaç duyar. Ailenin bu işlevi yeterince yerine getiremediği noktada, çeteler devreye girerek sahte bir otorite ve sözde bir koruma alanı sunmaktadır.
Psikolojik düzlemde tablo daha da çarpıcıdır. Değersizlik duygusu, bastırılmış öfke ve kimlik karmaşası, özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde yoğunlaşır. Çeteler, bu duyguları şiddet üzerinden organize eder. Güç kullanımı, birey için bir telafi mekanizmasına dönüşür; kişi kendi yetersizlik hissini başkaları üzerinde kurduğu korku ve tahakkümle bastırmaya çalışır. Silah, bu noktada yalnızca bir araç değil; güçsüzlüğün üzerini örten sembolik bir nesne hâline gelir.


Bu tabloyu besleyen bir diğer temel unsur ise uyuşturucudur.
Uyuşturucu: Çetelerin Asıl Can Damarı
Sokak çeteleriyle mücadelede çoğu zaman arka planda bırakılan uyuşturucu meselesi, bu yapıların asıl can damarıdır. Uyuşturucu, yalnızca bir gelir kalemi değil; aynı zamanda gençleri çetelere bağlayan en etkili kontrol mekanizmasıdır. Birçok genç, bu yapılarla ilk temasını silahla değil; “deneme”, “arkadaş ortamı” ya da “kaçış” söylemiyle sunulan maddeler aracılığıyla kurmaktadır.
Bağımlılık, genci yalnızca bedensel ve ruhsal olarak çökertmez; onu borçlandırır, çaresizleştirir ve itaatkâr hâle getirir. Bu noktadan sonra genç, suçun faili olmaktan çok; sistematik bir sömürü düzeninin parçasına dönüşür. Çeteler için uyuşturucu, sadakat üretmenin en hızlı yoludur. Bu nedenle uyuşturucu satışı ve bağımlılık engellenmeden, sokak çeteleriyle kalıcı bir mücadele yürütmek mümkün değildir.
Sadece sokak satıcılarına odaklanan politikalar yetersizdir. Asıl hedef, bu ağları besleyen tedarik zinciri, dijital satış kanalları ve yerel dağıtım mekanizmaları olmalıdır. Aynı zamanda bağımlılıkla mücadele, yalnızca cezalandırıcı bir dille değil; sağlık temelli, psikolojik destek odaklı bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Tedaviye ulaşamayan her bağımlı genç, çeteler için potansiyel bir elemandır.
Bu noktada okullarda erken uyarı mekanizmaları, mahalle temelli rehabilitasyon merkezleri ve aileleri kapsayan bilinçlendirme programları hayati önem taşımaktadır. Uyuşturucuyla etkili mücadele, yalnızca sokakları değil; gençlerin geleceğini de temizler.
Toplumsal düzeyde dijital kültür ise bu süreci daha da hızlandırmaktadır. Sosyal medya, suç ve şiddeti estetize eden bir vitrin hâline gelmiştir. Lüks yaşam imgeleriyle süslenen suç anlatıları, gençler için gerçekçi olmayan ama cazip bir “başarı hikâyesi” üretmektedir. Şiddet, ahlaki bir sorun olmaktan çıkarak izlenebilir, paylaşılabilir ve taklit edilebilir bir performansa dönüşmektedir. Oysa gerçek hayat bir ekran değildir; geri alma ya da “tekrar dene” seçeneği yoktur.
Eğitim sistemi bu tabloda kritik bir kırılma noktasında durmaktadır. Okul, yalnızca ders anlatılan bir bina değil; bireyin kendini değerli hissettiği, yeteneklerini keşfettiği ve toplumsal bağlar kurduğu bir yaşam alanıdır. Ancak fırsat eşitsizlikleri, kalabalık sınıflar ve yetersiz sosyal destek mekanizmaları, okulu birçok genç için bir tutunma zemini olmaktan uzaklaştırmaktadır. Okulla bağı zayıflayan genç, aidiyet ihtiyacını sokakta karşılamaya yönelmektedir.
Politik düzlemde yalnızca güvenlikçi reflekslere yaslanan yaklaşımlar ise sorunun yapısal boyutunu görünmez kılmaktadır. Elbette kamu düzeni sağlanmalı ve suçla kararlı biçimde mücadele edilmelidir. Ancak gençlere umut sunmayan, sosyal adaleti güçlendirmeyen, eğitim ve istihdam politikalarını bütüncül biçimde ele almayan her yaklaşım, bu sorunu ertelemekten öteye geçemez.
Bir toplumda gençler hayata kalemle değil, silahla tutunmaya çalışıyorsa; mesele artık suç değil, vicdan ve gelecek meselesidir. Sokak çeteleri gökten düşmedi; onları büyüten, görmezden gelinen yoksulluk, susturulan öfke, ihmal edilen aileler ve terk edilen okullardır. Uyuşturucu bu çürümüş zeminin zehridir; şiddet ise kaçınılmaz sonucudur.
Bugün yalnızca sokakları değil, gençlerin umutlarını da temizlemek zorundayız. Aksi hâlde kelepçe sayısını artırır, mezar sayısını çoğaltırız. Güvenlik, ancak adaletle; disiplin, ancak şefkatle; otorite ise ancak sorumlulukla anlam kazanır. Gençlere bir gelecek sunamayan her toplum, eninde sonunda kendi güvenliğini de kaybeder.
Unutmayalım:
Bir çocuğun sokağı seçtiği yerde, devlet geç kalmıştır;
bir gencin çeteye sığındığı yerde, toplum susmuştur.
Ve suskunluk, şiddetin en büyük ortağıdır.

Dr. Dilek Baran


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —