Bu Şehrin Kalbi Okullarda Atar, Peki Ya Can Güvenliği?
Bir zamanlar bu şehirde öğretmen sokaktan geçerken insanlar ayağa kalkardı. Çünkü bilirdi ki o insan, sadece ders anlatmaz; bir nesli inşa ederdi. Okul, saygının ve güvenin mekânıydı.
Bugün ise aynı okullarda güvenliği konuşmak zorunda kalıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde yaşanan olay, hepimizin üzerinde durması gereken bir kırılmayı işaret ediyor. Ders çıkışında, öğrencilerin büyük kısmı evlerine gitmişken; iki öğrencinin kendi aralarında yaşadığı bir tartışma büyütülmüş, akabinde bir veli okul bahçesinde okul müdürüne fiziki saldırıda bulunmuş, olay okulun içinde devam etmiştir.
Burada mesele çocukların kavgası değildir. Çocuklar tartışır, hata yapar, öğrenir. Eğitim kurumu tam da bu yüzden vardır. Asıl mesele, yetişkinin öfkesini kontrol edememesi ve şiddeti çözüm yöntemi olarak görmesidir.
Ders bitmiş, öğrenciler dağılmış. Ortada kalabalık bir ortam dahi yokken, bir eğitim yöneticisine fiziksel müdahalede bulunmak, yalnızca bireysel bir refleks değildir; bu, kamusal bir saygı krizidir.
Şunu net söyleyelim: Okul bahçesi hesaplaşma alanı değildir. Müdür, orada sadece bir idareci değil, kamu otoritesinin temsilcisidir. Ona yönelen her saldırı, devlet düzenine ve eğitim sistemine yönelmiş olur. Bu tür davranışları “anlık sinir” başlığı altında hafifletmek doğru değildir.
Çocuğun yaşadığı bir problem, hukuki ve idari yollarla çözülebilir. Konuşarak, dilekçe vererek, rehberlik sürecini işleterek. Şiddet ise çözüm değil, yeni sorunların başlangıcıdır.
Bugün sormamız gereken soru şudur: Eğitimciler kendini güvende hissetmezse bu şehir nasıl huzurlu bir eğitim ortamı kuracak? Müdürünün darp edildiği bir okulda öğretmen ne kadar motive olur? Velisi öfkeyi meşru gören bir toplumda çocuk hangi değeri içselleştirir?
Bu noktada üç temel sorumluluk ortaya çıkıyor.
Birincisi hukuk. Eğitim çalışanına yönelik her saldırı açık ve kararlı biçimde yaptırıma tabi olmalıdır. Caydırıcılık lafla değil, uygulamayla sağlanır.
İkincisi kurumsal sahiplenme. Eğitim yöneticileri ve öğretmenler yalnız bırakılmamalıdır. İl ve ilçe düzeyinde güçlü bir duruş sergilenmeli, eğitimcinin arkasında sağlam bir irade olduğu net biçimde gösterilmelidir.
Üçüncüsü toplumsal bilinç. Şiddeti normalleştiren her sessizlik, bir sonraki olayın zeminini hazırlar. Mahalle kültürü sadece selamlaşmak değil, yanlış karşısında durabilmektir.
Eğitim güven ortamında filizlenir. Güven sarsıldığında kalite düşer. Korku ikliminde başarı beklemek gerçekçi değildir.
Bu şehir çocuklarının geleceğini önemsiyorsa, o geleceği inşa eden kadroları korumalıdır. Eğitimciyi yalnızlaştıran bir anlayış, yarını zayıflatır.
Çocukların yaşadığı bir tartışma birkaç gün içinde unutulur. Ama yetişkinin sergilediği şiddet, uzun süre hafızalarda kalır.
Artık açık bir ilkeye ihtiyacımız var: Şiddete sıfır tolerans, eğitime tam destek. Çünkü kırılan sadece bir insanın onuru değildir; kırılan, toplumun ortak geleceğidir.
Hakan Baloğlu