Çürümenin Psikopolitiği: Korku, Çocuklar ve Güç Arayışı
“Korku, eleştirel aklı askıya aldığında; güven, kişilere devredilir.”
Sosyal çürüme yalnızca kurumların yozlaşması değildir; bireyin dünyayı öngörülebilir ve güvenilir bir yer olarak algılama kapasitesinin sarsılmasıdır. Psikoloji literatürü, insanın en temel ihtiyaçlarından birinin güven duygusu olduğunu vurgular. Temel güven zedelendiğinde ortaya çıkan şey yalnızca öfke değil; yaygın bir kaygı, savunmacı bir kapanma ve anlam kaybıdır.
Kamuoyuna yansıyan büyük istismar ağları ve güç merkezleriyle ilişkili skandallar – örneğin Jeffrey Epstein dosyası – toplumun bilinçdışında şu soruyu uyandırmıştır: “Eğer en güçlüler bile dokunulmaz değilse, güvenilecek yer neresi?” Bu soru, bireysel anksiyeteyi kolektif bir güvensizliğe dönüştürür.
Anomi ve Güven Boşluğu
Toplumsal normların aşındığı dönemleri “anomi” kavramıyla açıklayan Émile Durkheim, kuralların bağlayıcılığını yitirmesinin bireyi boşlukta bıraktığını söyler. Durkheim’a göre normların çözülmesi, bireyin yön duygusunu kaybetmesine ve umutsuzluğa sürüklenmesine neden olur.
Bugün sürekli “ifşa” kültürü içinde yaşanması, münferit olay algısını aşarak sistemsel bir çürüme hissi üretmektedir. Bu durum yalnızca sosyolojik değil; psikolojik olarak da kolektif travma etkisi doğurur. Sosyal alan, güvenli bir etkileşim zemini olmaktan çıkar; potansiyel bir tehdit matrisi olarak algılanmaya başlar.

Öğrenilmiş Çaresizlik ve Kurtarıcı Arayışı
Tekrarlayan krizler karşısında bireyin kontrol algısını kaybetmesi, psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlanır. Bu mekanizma, siyasal düzlemde güçlü bir lider arayışına zemin hazırlar. Toplum korku altında rasyonel tartışmadan ziyade koruyucu bir figüre yönelir.
Benjamin Franklin’in sıkça alıntılanan uyarısı, “Geçici güvenlik için temel özgürlükten vazgeçenler ikisini de hak etmez,” ifadesiyle özgürlük–güvenlik gerilimine dikkat çeker. Ancak siyaset psikolojisi gösterir ki, korku dönemlerinde güvenlik dürtüsü çoğu zaman özgürlük talebinin önüne geçer.
Şok ve Rıza Üretimi
Krizlerin siyasal ve ekonomik dönüşümler için nasıl kullanıldığını analiz eden Naomi Klein, “Şok Doktrini” kavramıyla travma anlarının toplumsal rıza üretiminde işlevsel hale getirilebildiğini savunur. Büyük bir şok, bireyin eleştirel kapasitesini geçici olarak askıya alabilir; ardından güvenlik ve düzen vaadiyle sunulan düzenlemeler daha az dirençle karşılaşabilir.
Çocuklar, kutsallar ve ahlaki hassasiyetler toplumun en kırılgan sinir uçlarıdır. Bu alanlarda yükselen öfke ve dehşet, dikkat yönetimi açısından güçlü bir araçtır. Halk ahlaki infial ile meşgulken, ekonomik ya da hukuki dönüşümler daha az görünür hale gelebilir.

Siyah–Beyaz Dünyanın Konforu
Aşırı belirsizlik dönemlerinde karmaşık analizler yerini basitleştirilmiş anlatılara bırakır: “Onlar kötü, bu lider iyi.” Sosyal psikoloji, kriz dönemlerinde grup aidiyetinin keskinleştiğini ve siyah–beyaz düşünmenin arttığını ortaya koymaktadır. Bu sadeleştirme kaygıyı azaltır; fakat sistemsel sorunları çözmez.
Eleştirel aklın devre dışı kalması, korku temelli sadakati güçlendirir. Böylece sosyal çürüme yalnızca yukarıdan aşağıya değil; aşağıdan yukarıya da beslenir. “Herkes yapıyor” düşüncesi, norm çözülmesinin en görünür işaretidir.
Hayal Kırıklığı ve Nihilizm
Siyasete yüklenen kurtarıcı anlamı, her hayal kırıklığında daha ağır bir yıkıma dönüşür. Sürekli tekrarlanan umut–hüsran döngüsü, siyasal apatiyi ve nihilizmi besler. “Hiçbir şey değişmez” inancı, demokratik katılımı zayıflatır ve kamusal alanı daraltır.
Bu noktada sosyal çürümenin en derin evresi başlar: Adaletin mümkün olduğuna dair inancın kaybı. Birey kamusal sorumluluktan çekilir, etik değerleri işlevsiz görmeye başlar. Toplumsal bağın çözülmesi hızlanır.
Çıkış İmkânı: Yatay Güven ve Kurumsal Şeffaflık
Tarihsel deneyim, çürümenin iki sonuca evrilebildiğini göstermektedir: Çöküş ya da etik yenilenme. Yenilenme genellikle kişilere değil, ilkelere dayanır.
Bağımsız ve kişilere bağlı olmayan denetim mekanizmaları,
Şeffaflık talebi ve hukukun evrensel uygulanması,
Yerel dayanışma ağlarının güçlendirilmesi,
Eleştirel düşünme ve bilgi okuryazarlığı kültürü.
Çürüme teslimiyetle beslenir; iyileşme ise sorumlulukla başlar.
Sonuç
Sosyal çürüme çağında toplumun en saf refleksi, güvenli bir liman arayışıdır. Ancak güvenlik arayışı eleştirel bilinci askıya aldığında, yeni bağımlılık ilişkileri üretir. Korku kısa vadede düzen hissi verebilir; fakat kalıcı güven yalnızca adalet, şeffaflık ve ortak sorumlulukla mümkündür.
Asıl mesele şudur: Güven bir kişiye mi devredilecek, yoksa birlikte mi inşa edilecektir?
Toplumsal yetişkinlik, korkuya teslim olmadan güveni yeniden kurabilme cesaretidir.
Dr Dilek BARAN