Geç Kalan Ruhlar Çağında İnsan Neye Yorulur?
Bir insan neden her şeye sahipken içinde sürekli bir eksiklik hisseder?
İnsan bazen hiçbir şey yaşamamış gibi görünür ama içi baştan sona yaşanmışlıkla doludur. Günler geçer, takvim ilerler, mevsimler değişir; fakat insanın içinde değişmeyen bir şey vardır.
Yetişememişlik hissi…
Bu, belirli bir olaya değil, hayata karşı duyulan genel bir kırılmadır. İnsan tam da burada çatlamaya başlar. Ne büyük bir acı yaşanmıştır ne de dramatik bir yıkım…
Ama içte ince bir sızı vardır. Sebebi sorulduğunda net bir cevap yoktur. İşte bu, modern insanın en yaygın ama en az fark edilen ruhsal kırılmasıdır.
Bu kırılma, panik değildir. Öfke değildir. Gözyaşıyla gelen bir çöküş hiç değildir. Aksine, dışarıdan bakıldığında her şey “normal” görünür. İnsan işine gider, konuşur, güler, sorumluluklarını yerine getirir. Ama iç dünyada bir sessizlik vardır. Tehlikeli olan da bu sessizliktir.
Psikiyatri literatüründe bu durum, duyguların geri çekildiği bir alana işaret eder. İnsan hissetmeyi azaltır; çünkü hissetmek yorucudur. Zamanla üzülmek kadar sevinmek de ağır gelmeye başlar.

Gündelik hayatta bunu çok sık görürüz. Akşam olmuştur, evdedir insan. Yapacak bir işi yoktur ama dinlenemez. Dinlenmek için bir şey yapmamak gerekirken, insan kendini sürekli meşgul eder. Telefonu eline alır, boş boş ekran kaydırır. Aslında yaptığı şey dinlenmek değil, kendi iç sesiyle karşılaşmaktan kaçmaktır. Çünkü durduğunda, içindeki kalabalık yalnızlık konuşmaya başlar.
Bu noktada insanın yaşadığı kırılma şudur: Kendisiyle baş başa kalamamak…
Oysa ruhun iyileşmesi için tam da buna ihtiyaç vardır.
Bir başka kırılma, “geç kalmışlık” duygusudur. İnsan belli bir yaşa geldiğinde, hayatını zihninde bir çizgi gibi düşünür ve kendine şu soruyu sorar:
“Ben bu çizginin neresindeyim?”
İşte burada ruh ikiye ayrılır. Bir yanı hâlâ umut eder, bir yanı artık çok geç olduğunu fısıldar. Bu fısıltı zamanla sertleşir ve içsel bir yargıca dönüşür. Kişi kendini suçlamaya başlar; daha cesur olsaydım, daha erken fark etseydim, başka bir yol seçseydim…
Oysa bilim bize şunu söyler: İnsan geçmişe dönük pişmanlıklarla yaşadığında, beynin stres merkezi sürekli aktif kalır. Bu da yorgunluğu artırır, dikkati azaltır, hayattan alınan tadı düşürür. Yani insan aslında geç kaldığı için değil, geç kaldığını düşündüğü için tükenir.
Bir diğer derin kırılma, kaçma arzusudur. “Gitmek” fikri kulağa iyi gelir. Yeni bir şehir, yeni bir başlangıç, başka bir hayat…
Ama insan nereye giderse gitsin, içini de yanında taşır. Mekân değişir; duygu değişmez. Bu nedenle kaçma arzusu çoğu zaman bir çözüm değil, bir işarettir. Ruh, “beni dinle” demektedir.
Psikoterapide bunun karşılığı nettir: Kaçmak değil, temas etmek iyileştirir.
Temas…
Bir dostun gözlerine bakabilmek…
Yargılanmadan “yoruldum” diyebilmek…
Birinin gerçekten “anlıyorum” demesi…
Bilimsel araştırmalar, sosyal bağların ruh sağlığı üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyar. Yalnızlık, depresyon riskini ciddi biçimde artırırken; anlamlı bir bağ, ilaca yakın bir etki gösterir. İnsan bu yüzden bazen bir cümleyle, bazen bir çay buharıyla, bazen sadece sessiz bir yan yana oturuşla toparlanır.
Bir başka kırılma ise insanın kendi sesiyle yorulmasıdır. Sürekli düşünen, sürekli değerlendiren, sürekli eksik arayan bir zihin…
İçsel monolog zamanla içsel baskıya dönüşür. Kişi kendine karşı acımasızdır. Hata yaptığında affetmez, yorulduğunda izin vermez. Oysa ruhun ihtiyacı mükemmellik değil, şefkattir. Psikiyatride son yıllarda öne çıkan yaklaşımlardan biri de budur: Kendinle kurduğun dili yumuşatmak…
İnsan her kırılmadan sonra tamamen yıkılmaz. Çoğu zaman sadece yorulur. Ama modern dünya, yorgunluğa tahammül etmez. “Devam et”, “daha fazlasını yap”, “güçlü ol” der. Oysa bazen yapılması gereken tek şey durmaktır.
Nefes almak… Olduğu gibi kalmak… Çözmeye çalışmadan, düzeltmeden, kaçmadan…
Ve belki de en büyük iyileşme şudur:
Hayatın tamamını kontrol edemeyeceğini kabul etmek…
İnsan her şeyi onarmak zorunda değildir. Bazı çatlaklar kapatılmaz; içlerinden hayat sızsın diye vardır. O sızı, insanı duyarlı kılar. Başkasının acısını fark etmesini sağlar. Merhameti öğretir. İnsan yapan da tam olarak budur.
Sonunda şunu fark ederiz:
Geç kalmış değiliz.
Kaybolmuş değiliz.
Bozulmuş hiç değiliz.
Sadece yorulduk.
Ve yorulan bir ruhun ihtiyacı yargı değil, dinlenmektir.
Belki de iyileşme, büyük cevaplarda değil; sadece bu anda, sessizce nefes alabilmektedir.