Dr.Dilek BARAN

Tarih: 31.01.2026 19:41

GÖRÜNÜR HAYATLAR, KAYBOLAN İNSAN

Facebook Twitter Linked-in

Görünür Hayatlar, Kaybolan İnsan
Aidiyet çöktü, gençlik kayboldu.
Görünürlük çağında yaşıyoruz; herkes her yerde, her an ekranda.
Ama hiç bu kadar yalnız, bu kadar köksüz ve bu kadar savunmasız olmamıştık.
Görünür hayatların arkasında, sessizce kaybolan bir insanlık duruyor.
Görünür olmak, artık var olmakla karıştırılıyor. Zygmunt Bauman’ın modernliğin akışkanlaşmasına dair uyarılarında işaret ettiği gibi, çağımız bireyi özgürleştirdiğini iddia eden bir düzenin içinde, ait olduğu bağlardan sistemli biçimde koparılıyor. Eskiden mahalle dediğimiz şey yalnızca evlerin yan yana gelişi değil; bireyi hayata karşı koruyan, ona kim olduğunu hatırlatan güçlü bir toplumsal zırhtı. Bu zırh çözüldüğünde, Ferdinand Tönnies’in cemaatten cemiyete geçiş olarak tanımladığı kırılma, gündelik hayatın sıradan bir gerçekliğine dönüştü. Bugün herkes görünür; fakat insan, hiç olmadığı kadar kayıp.


Bu kayboluş, bireyin görünürlüğünün artmasıyla değil; bağlarının zayıflamasıyla derinleşiyor.
Toplumsal çürüme çoğu zaman ani bir çöküşle değil, alışmayla başlar. Ahlaki sınırlar genellikle bir gecede yıkılmaz; gündelik hayatın içinde sessizce aşağı çekilir. Richard Sennett’in emek ve karakter üzerine yaptığı analizler, değerin ve ahlaki sınırların süreç içinde nasıl aşındığını gösterir. Bir zamanlar “olmaz” denilen davranışlar, önce tartışılır hâle gelir; ardından “ne var ki bunda?” sorusuyla meşrulaştırılır. Günümüz tüketim toplumunda bolluk kutsanırken, insan ruhu derin bir manevi kıtlığa mahkûm edilir. Byung-Chul Han’ın dikkat çektiği üzere, haz hızlandıkça anlam aşınır; tekrar eden uyaranlar karşısında insanın duyarlılığı körelir. Koku ortadan kalkmaz; yalnızca ona alışılır.
Bu aşınma, en görünür biçimde ilişkiler alanında kendini gösterir. Eva Illouz’un modern aşk ve duygusal kapitalizm üzerine yaptığı çalışmalar, sevginin ve mahremiyetin nasıl metalaştığını açıkça ortaya koyar. Aşklar, dostluklar ve hatta aile bağları; emek, sorumluluk ve sınır gerektiren ilişkiler olmaktan çıkıp tüketilebilir deneyimlere dönüşür. İnsanlar artık birbirine dokunmaz; birbirini izler. Görünürlük artar, derinlik azalır.
İlişkilerin hızlandığı yerde bağlar yüzeyselleşir; süreklilik yerini geçiciliğe bırakır.
Bu normalleşmenin en ağır bedelini ise gençler öder. Erik Erikson’un kimlik kuramında vurguladığı gibi, aidiyet ihtiyacı karşılanmadığında birey anlam arayışını riskli alanlarda sürdürür. Aidiyetini yitiren gençlik; madde bağımlılığına, şiddete ve sahte haz biçimlerine daha açık hâle gelir. Bir çocuğun uyuşturucuya sığınması bireysel bir zaaf değil; Emile Durkheim’ın anomi kavramıyla açıkladığı toplumsal çürümenin güncel bir sonucudur. Normların belirsizleştiği yerde, birey yönünü kaybeder.
Eğitim sistemi de bu çürümeden bağımsız değildir. Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye analizleri, okulun yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil; değer ve anlam üreten bir alan olduğunu gösterir. Ancak bugün diplomalar çoğalırken anlamları azalmakta; liyakat yerini güç ilişkilerine bırakmaktadır. Kara önlüklerin sade ama onurlu dünyasında öğretilen emek, sabır ve kanaat; yerini hız, rekabet ve gösteriye bırakmıştır. Eğitim, insan yetiştirme işlevinden uzaklaştıkça, gençlik de yönsüzleşmektedir.


Toplumsal değerlerin siyasal ve kültürel alanlarda araçsallaştırılması ise bu çürümeyi derinleştirir. Hannah Arendt’in kamusal alan ve vicdan üzerine yaptığı uyarılar, ahlaki sınırların çözüldüğü toplumlarda ortak yaşam zemininin hızla dağıldığını gösterir. Kadının bedeni, anneliği ya da inancı üzerinden yürütülen ideolojik mücadeleler; laiklik ve vicdan özgürlüğünün zayıflatılmasıyla birleştiğinde, toplumsal barış ciddi biçimde yara alır. Değerlerin araç olduğu yerde, insan da araçlaşır.
Ebeveynler Ne Yapabilir?
Bu tablo karşısında ebeveynlerin rolü belirleyicidir.
Kontrol değil temas:
Ebeveynliğin temel işlevi denetlemek değil, temas kurmaktır. Sürekli kontrol edilen çocuk, iç denetim geliştiremez; yalnızca cezadan kaçmayı öğrenir. Dinlenen ve ciddiye alınan çocuk ise sınırlarını tanır, kendini ifade etmeyi öğrenir. Temas, davranışı baskıyla değil güvenle düzenler.
Aidiyet evde başlar:
Ev, yalnızca barınılan bir mekân değil; kabul görmenin ve korunmanın hissedildiği duygusal bir sığınak olmalıdır. Evde aidiyet kuramayan çocuk, bu duyguyu dışarıda ve çoğu zaman riskli alanlarda arar.
Dijital dünyaya birlikte bakmak:
Dijital alan yasaklanarak değil, eşlik edilerek güvenli hâle gelir. Çocuğun neye maruz kaldığını birlikte konuşabilmek, en güçlü koruyucu faktörlerden biridir.
Emek ve sınır bilinci:
Hazza hızlı ulaşmanın normalleştiği bir dünyada, sürecin değeri öğretilmediğinde sabır ve sorumluluk zayıflar. Emekle kazanılan şey anlamlıdır; sınırla öğrenilen hayat kalıcıdır.
Rol model olmak:
Çocuklar söylenenleri değil, yaşananları öğrenir. Değerler nasihatle değil, gündelik pratiklerle aktarılır. Ebeveynlik, yalnızca çocuğu değil, kendini de terbiye etme sorumluluğudur.
Alışmak Zorunda Değiliz
Toplumsal çürüme kader değildir; çoğu zaman bir alışma sürecidir. Koku kaybolmaz, yalnızca duyular körelir. Oysa insan, alıştığı kadar değil; itiraz edebildiği kadar insandır.
Bir toplum, hatırlayabildiği kadar iyileşir.
Ve bazen bir çocuğu kurtarmak, bir geleceği kurtarmaktır.
Dr Dilek BARAN


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —