Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA

Tarih: 21.01.2026 07:43

HERKES KAYGILI, KİMSE KONUŞMUYOR: TOPLUMSAL KAYGI SALGINI

Facebook Twitter Linked-in

HERKES KAYGILI, KİMSE KONUŞMUYOR: TOPLUMSAL KAYGI SALGINI

“Bu yazı bireysel bir ruh hâlini değil, ortak bir yorgunluğu anlatıyor.”

Son yıllarda birçok insan aynı duyguyu farklı kelimelerle anlatıyor: İçten içe süren bir huzursuzluk, nedeni tam olarak tarif edilemeyen bir endişe, bedende biriken ve bazen nefes almayı bile zorlaştıran bir sıkışma… Bu his, çoğu zaman bireyin kendi iç dünyasına ait bir sorun gibi yaşanıyor. İnsan, kaygısını kişisel bir zayıflık, kendi başına çözmesi gereken bir mesele sanıyor. Oysa yaşadığımız şey, tek tek bireylerin değil, toplumun tamamının ortak bir ruh hâline işaret ediyor. 


Günümüzde kaygı, artık yalnızca bireysel bir duygu değil; yaşam koşullarının ürettiği sürekli bir gerilim hâli. Belirsizlik, güvensizlik ve kontrol kaybı, modern hayatın görünmez eşlikçileri hâline geldi. İnsanlar artık tek bir şeyden değil, her şeyden biraz kaygılanıyor: Gelecekten, geçimden, sağlıktan, ilişkilerden, işini kaybetmekten, yerini kaybetmekten, hatta kendini kaybetmekten… Kaygı bu yüzden geçici bir duygusal dalgalanma olmaktan çıkıp, hayatın arka planına yerleşmiş sürekli bir uğultuya dönüşüyor.
Bu yeni kaygı biçimi, belirli bir tehditten doğmuyor; tam tersine, tehditlerin belirsizliğinden besleniyor. Psikoloji literatüründe buna “yaygınlaşmış kaygı iklimi” deniyor. Çünkü artık tehlike somut değil, her yerde ve hiçbir yerde. İnsan zihni, sürekli tetikte kalmaya zorlanıyor; dinlenemiyor, duramıyor, gevşeyemiyor. Bu yüzden kaygı sadece zihinsel bir durum değil, bedensel bir yük olarak da yaşanıyor. Omuzlarda bir ağırlık, midede bir düğüm, göğüste bitmeyen bir sıkışma hissi…


Daha da çarpıcı olan şu: Bu kaygı hâli zamanla normalleşiyor. İnsanlar kaygılı olduklarını fark etmiyor bile; çünkü herkes aynı hâlde. Toplumsal düzeyde yaşanan bu duygusal yorgunluk, sessizce içselleştiriliyor. Kimse “iyi değilim” demiyor, çünkü herkesin iyi olmaması yeni normal. Konuşulmayan, ama hissedilen bir ortaklık oluşuyor: Herkes kaygılı, kimse konuşmuyor.
İşte tam da bu yüzden bugünün kaygısı, bireysel terapi odalarının konusu olmaktan çok, toplumsal bir mesele. Çünkü sorun sadece bireyin baş etme kapasitesinde değil; kaygıyı üreten sistemin kendisinde. Ve bu gerilim hâliyle yaşamak, insanı yavaş yavaş içten içe yoruyor, susturuyor ve yalnızlaştırıyor.
Belirsizlik Yorgunluğu
İnsan zihni öngörülebilirliği sever. Çünkü öngörü, kontrol duygusunun en temel kaynağıdır. Ne olacağını bildiğinde zihin gevşer, beden rahatlar, insan plan yapabildiğinde dünyayla arasındaki mesafe azalır. Belirsizlik ise tam tersine, zihni sürekli “olabilecek en kötü senaryoyu” taramaya zorlar. Bugün pek çok insan, birkaç ay sonrasını değil, bazen birkaç hafta sonrasını bile düşünmekte zorlanıyor. İşin devam edip etmeyeceği, gelir düzeyinin korunup korunamayacağı, sağlıkla ilgili riskler, çocukların geleceği, ilişkilerin sürdürülebilirliği… Belirsizlik, artık istisnai bir durum değil; gündelik hayatın tamamına sızmış bir yaşam biçimi hâline gelmiş durumda. İnsan, farkında olmadan sürekli tetikte yaşıyor. Tehlike yokken bile alarm sistemi açık kalıyor.
Bu durum, psikolojide “kronik belirsizlik stresi” olarak tanımlanır. Tehdit somut değildir, ama süreklidir. Bu yüzden beden asla tam olarak dinlenemez. Zihin, sürekli olasılık hesaplar; “ya olursa”lar, “ya kaybedersem”ler, “ya yetmezse”ler arasında gidip gelir. İşte bu yüzden insanlar akşam olduğunda “hiçbir şey yapmadım ama çok yoruldum” derken aslında bedensel değil, zihinsel bir tükenmişliği tarif ederler. Bu yorgunluk tembellik değildir. Aksine, bitmeyen bir zihinsel uyanıklık hâlidir. Sürekli tetikte kalmak zorunda olmanın, geleceği zihinde defalarca prova etmenin, güvenli bir zeminin yokluğunda ayakta kalmaya çalışmanın yorgunluğu… İnsanlar dinlenirken bile dinlenemez, çünkü zihin hâlâ çalışıyordur. Belirsizlik yorgunluğu tam da budur: Beden durur, zihin duramaz.
Ve en sessiz tarafı şudur: Bu yorgunluk çoğu zaman görünmezdir. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldir, ama içeride sürekli bir gerilim, sürekli bir bekleyiş, sürekli bir iç sıkışma vardır. Bu yüzden belirsizlik yorgunluğu, modern toplumun en yaygın ama en az konuşulan tükenmişlik biçimlerinden biri hâline gelmiştir.


Sessiz Dayanma Kültürü
Toplumsal kaygının en dikkat çekici yönlerinden biri, kimsenin bunu yüksek sesle konuşmaması. Çünkü kaygı, hâlâ zayıflık, beceriksizlik ya da “hayatla baş edememe” olarak algılanıyor. Güçlü olmak, dayanmak, susmak ve devam etmek neredeyse ahlâkî bir erdem hâline gelmiş durumda. Bu yüzden çoğu insan zorlandığını söylemek yerine “idare etmeyi” seçiyor. Sorunları adlandırmak yerine üstünü örtüyor, duyguları paylaşmak yerine içe gömüyor. Bu sessiz dayanma hâli, modern toplumun görünmez normlarından biri. İnsanlar artık acılarını bile performansla yaşıyor: Güçlü görünerek, kırılmadığını kanıtlayarak, yardım istemeden… Sosyal medyada iyi görünen hayatların arkasında çoğu zaman tam da bu var: Sessizce dayanmayı öğrenmiş, yorulduğunu gizleyen, çöktüğünü kimseye göstermeyen insanlar. Gülümseyen fotoğrafların, motive edici cümlelerin ve “her şey yolunda” mesajlarının ardında bastırılmış bir yorgunluk birikiyor.
Oysa psikolojik olarak bilinen bir gerçek var: İfade edilmeyen duygu, ortadan kalkmaz. Konuşulmayan kaygı azalmaz; aksine derinleşir. Paylaşılmayan yük ağırlaşır. Sessizlik, kısa vadede işe yarar gibi görünse de uzun vadede insanı yalnızlaştırır, içe kapatır ve duygusal kopuşu hızlandırır. İnsan kendi içinde bile konuşamaz hâle gelir. Sessiz dayanma kültürü, bireysel bir tercih değil; toplumsal bir öğrenmedir. Çocukluktan itibaren “abartma”, “güçlü ol”, “dayan”, “başkalarının da sorunları var” cümleleriyle şekillenen bir alışkanlık… Böylece insan, zorlanmanın utanılacak bir şey olduğuna inanarak büyür. Kaygı dile gelmediği sürece görünmez olur; görünmez oldukça da çözülmesi imkânsızlaşır. Bu yüzden toplumsal kaygı, sadece bir ruh hâli değil, aynı zamanda bir sessizlik rejimidir. Herkes dayanır, ama kimse gerçekten iyi değildir. Herkes ayakta durur, ama kimse tam olarak sağlam değildir. Ve bu sessizlik sürdükçe, kaygı toplumun derinlerine doğru sızmaya devam eder.
Kaygı Konuşulmadığında Nerede Birikir?
Konuşulamayan kaygı, ortadan kaybolmaz; yalnızca yer değiştirir. Dile gelmeyen duygu, davranışlara sızar. İfade edilemeyen gerilim, insanın ilişki kurma biçimini, sabır eşiğini ve dünyaya verdiği tepkileri dönüştürür. Bu yüzden bugün tanık olduğumuz tahammülsüzlük, sabırsızlık, ani öfke patlamaları, kopuk ilişkiler ve içe çekilmeler, çoğu zaman insanların “kötüleşmesi” değil; derin bir yorgunluk hâlinin dışavurumudur.
Psikolojik olarak kaygı, anlamlandırılamadığında ve paylaşılamadığında bedene ve davranışa yerleşir. İnsan neden sinirlendiğini bilmeden sinirlenir, neden uzaklaştığını anlamadan geri çekilir, neden sabrının kalmadığını açıklayamadan kopar. Çünkü zihin taşıyamadığını davranışa boşaltır. Bu da toplum içinde görünmez ama sürekli bir gerginlik yaratır. Bu yüzden toplumsal düzeyde artan huzursuzluk, sadece bireysel sorunların toplamı değildir; ortak bir yükün, ortak bir baskının ve ortak bir tükenmişliğin dışavurumudur. İnsanlar birbirine daha sert, daha sabırsız ve daha mesafeli davranıyorsa, bu bir ahlaki çöküşten çok duygusal bir taşma hâlidir. Herkes kendi yükünü taşımaya çalışırken, başkasının yüküne tahammül edemez hâle gelir.
Konuşulamayan kaygı, zamanla ilişkileri zedeler. İnsanlar yakınlık kurmak yerine uzaklaşmayı, anlamak yerine savunmaya geçmeyi, bağ kurmak yerine kapanmayı seçer. Çünkü herkesin içi zaten doludur. Bu noktada kaygı, sadece bireyin iç meselesi olmaktan çıkar; toplumsal iklimi belirleyen bir ruh hâline dönüşür. 
Belki de bugün en büyük sorun, insanların ne hissettiklerini bilmemeleri değil; hissettiklerini konuşacak alanlarının kalmamış olmasıdır. Kaygı konuşulmadığında öfkeye, öfke konuşulmadığında kopuşa, kopuş konuşulmadığında yalnızlığa dönüşür. Ve toplum, farkına varmadan bu biriken duyguların içinde yaşamaya alışır.


Kaygıyı Yalnızlıktan Çıkarmak
İnsan, tek başına sakinleşmez. İnsan, başkalarıyla birlikte sakinleşir. Sinir sistemi, güveni yalnız başına üretmez; güven, ilişki içinde doğar. Bu yüzden bağlar zayıfladıkça kaygı artar, ilişkiler koptukça huzursuzluk kalıcı hâle gelir. Çünkü insan zihni, ancak anlaşıldığında gevşer; ancak duyulduğunda durur. Araştırmaların gösterdiği gibi, konuşabilen, paylaşabilen ve yargılanmadan var olabilen insanların kaygı düzeyi düşer. Sessizlik değil, temas iyileştirir.
Bugün yaşadığımız kaygı, bireysel bir eksiklik değil; parçalanmış bağların, kırılmış güvenin ve daralmış ortak alanların doğal sonucudur. Bu yüzden çözüm de yalnızca bireyin “kendini toparlamasında” değil, birlikte yeniden bağ kurabilmesindedir. Birbirine temas edebilen, konuşabilen, kırılganlığı utanılacak bir şey olmaktan çıkaran bir toplumsal iklimde kaygı kalıcı olamaz. 
Belki de bu dönemin en büyük ihtiyacı, kaygıyı bastırmak değil; onu insanca bir yere koyabilmek. Kaygıyı bir kusur gibi gizlemek yerine, zor zamanların doğal bir tepkisi olarak tanıyabilmek. Çünkü kaygı konuşulabilir olduğunda gücünü kaybeder. Paylaşıldığında hafifler. Birlikte taşındığında ise insanı bu kadar yalnızlaştırmaz.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Herkesin kaygılı olduğu bir dünyada, kimsenin bunu tek başına taşımak zorunda olmadığı bir dil kurmak. Çünkü insan, en çok anlaşıldığında sakinleşir. Ve toplum, ancak birbirinin yükünü görmeye başladığında iyileşir.

Doç. Dr. Yeşim SIRAKAYA


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —