İçi Boşaltılmaya Çalışılan İslam
Kıymetli dostlar,
Bu hafta sinema ve dizi sektöründe sıkça karşımıza çıkan, “İslam’ı sevdirmek” iddiasıyla sunulan fakat içi boşaltılmış bir anlayışı konuşalım istiyorum. Ekranlarda bolca “hoşgörü”, “iyi niyet”, “insanlık” vurgusu görüyoruz, ancak mesele ayete, hadise, hükme gelince derin bir sessizlik hâkim. Sormak gerekiyor: Ayetsiz, hadissiz bir İslâm anlatısı mümkün mü? Mümkünse bu anlatı neyi temsil eder?
En çok izlenen dizilerde ya da gişe rekorları kıran filmlerde Yüce Allah’ın ayetlerinin Türkçe olarak senaryoya işlendiğini hiç gördünüz mü? Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadis-i şeriflerinin diyaloglarda doğal biçimde yer aldığını hatırlayan var mı? Din, yalnızca yumuşak bir dil, genel bir ahlâk çağrısı ve belirsiz bir “iyi insan olma” söylemine indirgeniyor. Oysa İslâm; hükmüyle, ölçüsüyle, ahlakıyla, ibadetiyle bir bütündür. Bir parçasını alıp diğerini görünmez kılmak, sevdirme değil; seyrelterek etkisizleştirmedir.
Burada kasıtlı bir tercih olduğunu düşünmemek saflık olur. Bir dönem bu yaklaşımın, dini “zararsız” bir folklor unsuru hâline getirmeyi hedefleyen projelerin parçası olduğu açıkça konuşuldu. Hoşgörü vurgusu, elbette İslam’ın özündedir; fakat tek başına bırakıldığında hakikatin üzerini örten bir perdeye dönüşebilir. İslâm yalnızca “kimseyi incitmeyen” bir duygu değil, hayatı düzenleyen ilahi bir ölçüdür.
Son yıllarda sinema, dizi ve popüler kültürde tekrar eden bir şablon var. İmam, hoca ya da din adamı figürü çoğu zaman cahil, çıkarcı, ikiyüzlü, baskıcı, hatta kimi zaman suçla iç içe bir karakter olarak resmediliyor. Buna karşılık dindar olmayan ya da dine mesafeli karakterler “özgür”, “vicdanlı” ve “aydın” olarak konumlandırılıyor. Bu bir tesadüf değil, bilinçli bir algı inşasıdır.
Gelin bir de mekânlara bakalım. AVM’lerde mescitler neden çoğu zaman kapalı garajların en atıl köşesinde, tuvaletlerin bitişiğinde, rutubet ve kokuyla iç içe? Dua ederken el açıp Rabbimizden en güzelini isteriz, peki iş ibadete gelince neden en kötüsüne razı oluruz? Bu çelişki tesadüf mü? Yoksa ibadetin hayatın merkezinden yavaş yavaş itilmesinin mekânsal bir yansıması mı?
Mahalle camilerinde ise başka bir uçla karşılaşıyoruz. Bina ne kadar görkemliyse, içinin o kadar boş olduğu acı bir gerçek hâline geliyor. Mermerler, avizeler, kubbeler, ama cemaat az, sohbet yok, ilim halkası yok. Camiler birer “seyirlik yapı”ya, din de “gösterişli ama etkisiz” bir dekor unsuruna dönüşme riskiyle karşı karşıya.
Oysa kıymetli dostlar, ayetsiz ve hadissiz İslâm olmaz. Allah sevgisini işleyecekseniz, O’nun kelamını da işlemek zorundasınız. Peygamber sevgisinden söz edecekseniz, O’nun sünnetini de hayata katmak zorundasınız. Sinema ve dizilerde “maneviyat” adı altında sunulan şey, ölçüsüz bir duygusallıktan ibaret kalıyorsa bu, sevdirme değil, boşaltmadır.
Bu noktada bir örneği özellikle anmak isterim. Celal Karatüre ve arkadaşları Yüce Allah’ı anlatırken hiçbir yapaylığa kaçmadan, riyasız ve çıkarsız bir şekilde, okudukları ilahilerle İslam’ı dünyaya sevdirdiler. Allah ismini her yerde duyurdular. Ne büyük prodüksiyonlar ne karmaşık senaryolar, sadece samimiyet, sadece hakikat. İşte gerçek etki böyle doğar. Allah onlardan razı olsun.
Son söz şu olsun, İslam’ı sevdirmek, onu inceltmekle değil, aslını, özünü ve ölçüsünü cesaretle ortaya koymakla mümkündür. Hoşgörü, ayetle ve hadisle birlikte anlamlıdır. Mekânlar, niyetin aynasıdır. Ekranlar, mesajın taşıyıcısıdır. Eğer biz içini boşaltırsak, bir gün geriye sadece kabuk kalır ve kabuklar, fırtınaya dayanmaz. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.
Aydın Benli
Siyaset Bilimci Yazar