İSTANBUL HASTALIĞI - Hikâye
Sirkeci’ye inen tren, yağmurun gökyüzünü gri bir perdeyle örttüğü bir sabah vakti durdu. Rayların üstünde biriken su damlaları tren hareket ettikçe titreyip dökülüyor, platformda bekleyenlerin ayakları çamura batıyordu.
Uzakta, sarayın kubbelerinin üstünde ince bir sis dolaşıyordu. İstanbul bu sabah yorgun, sıkıntılı ama yine de heybetli görünüyordu.
Yolculuğun yorgunluğunu üzerinden silkerek vagondan indi. Kalabalık içinden sıyrılırken siyah aba cepkeni rüzgârla hafifçe kabardı. Gözlerinde derin bir uyanıklık vardı; sanki her köşeyi, her yüzü, her harareti görmek istiyordu.
“İşte İstanbul…” diye mırıldandı.
“Devletin beyni burada atıyor; fakat nabzı nicedir zayıf. Hastalık, teşhis edilemeyecek kadar büyük.”
Arkasından gelen iki genç talebe —Abdurrahman ve Ali— üstadlarının yanına yaklaştı. Yağmur saçlarını ıslatmış, paltolarına ağır bir nem işlemişti.
Abdurrahman merak ve heyecan içindeydi: “Üstadım" dedi. "Bu şehir beni hem heyecanlandırıyor hem de ürkütüyor. Herkes koşuşturuyor, ama nereye, belli değil.”
Hem üstadı hem de amcası olan Said Nursi gülümseyerek karşılık verdi:
“Her kalabalık yollarını bilir gibi görünür, Abdurrahman. Asıl mesele, hakikatin yolunu bilmektir.”
Ali ise büyük bir şaşkınlıkla etrafına bakıyordu.
“İnsan burada nefes bile alırken düşünmek zorunda kalıyor. Üstadım…" dedi. "Biz bu büyük şehre ilim için mi geldik yoksa millet için mi?”
“ Her ikisi için. İlmin faydası millete temas etmiyorsa kuru bir sözden başka bir şey değildir; milletin dertlerine derman olmayan ilim, ilim değildir.”
Gençler bu sözleri sindirmek için susarken, platformun diğer ucunda iki memurun kendi aralarında konuştuğunu duydular.
Memurlardan biri onlara göz attı endişeyle, pervasız konuşmalarından çekinmişti. Bu sebepten sözcükleri yutkunarak,
“Şu gelen o hoca değil mi? ‘Her ilimden sual sorabilirsiniz’ diyen adam?”
Diğer memur:
“Evet, o. Molla Said-i Meşhur diyorlar. Paşaların huzuruna çıkmak istemiş. Devletin meselelerini çözmeye geldiğini söylüyormuş.”
Birinci memur başını sallayarak,
“Cesarete bak… Ya deli ya da çok cesur.”
Bu sözler Bediüzzaman’ın kulağına kadar geldi. Bir an için durdu, memurlara dönüp sakince ve tane tana konuştu:
“Kardeşlerim… Ne deli ne de pervasızım. Yalnızca memleketin yarasına merhem arıyorum. Hakikatin söylenmesi delilik sayılıyorsa, varsın öyle bilsinler.”
Memurlar şaşkınlıkla birbirlerine baktı; mahcup bir edayla başlarını eğdiler.
İstanbul, sokaklar boyunca uzanan karmaşık bir ruh gibiydi. Tophane yokuşu boyunca esen rüzgârla Bediüzzaman’ın adımları onu bekleyen fırtınalara daha hızlı götürüyor gibiydi onu.
Abdurrahman sabredemeyip çekinerek sordu yine:
“Üstadım… Saraya gidip bu sözleri oradakilere söyleyeceksiniz, değil mi?”
“Elbette. Hükümetin re’isi de, milletin fertleri de doğruyu bilmek zorundadır. Medrese ilmiyle mektep ilminin birleşmesi gerektiğini söyleyeceğim. Doğu ile Batı, akıl ile nakil barışmadıkça bu devlet ayakta duramaz.”
Van'daki Horhor Medresesinden talebelerinden olan Ali’nin gözleri tereddüde kaydı.
“Bu sözler aksulamele düşürüp kızdırmaz mı onları?”
“Doğru teşhise ve gösterilen hüdaya kızanlar çok olur. Ama hakikat karşısında en büyük ordu bile uzun süre dayanamaz.”
Bu sırada tramvayların zilleri çalıyor, sokak satıcıları bağırıyor, rüzgâr Boğaz’dan keskin ve soğuk lodos getiriyordu. İstanbul, adeta bir sahnenin —büyük bir hakikat sahnesinin— perdesini açıyordu.
O günün akşamı, Fatih’te küçük bir medrese odasında öğrencilerle toplanılmıştı. Üstad, yer minderine oturmuş, bir avuç mum ışığının altında düşünüyordu.
Abdurrahman: “Üstadım… Yarın paşaların huzuruna çıkacaksınız. Sizi anlayacaklar mı acaba?”
Bediüzzaman sıkıntılı ve kararlıydı:
“Anlamalarından ziyade, uyanmalarını isterim. Devletin hastalığı derindir. Sözlerim onlara acı gelebilir. Ama acı ilaç, şifa içindir.”
“Korku hissi sizde yok da tereddüt de mi etmiyorsunuz?”
“Ben ancak yanlış yapmaktan korkarım. Zulüm karşısında susmak, en büyük hatadır.”
Rüzgâr, medresenin küçük penceresinden içeri uğuldadı. Mumun alevi titredi. O karanlık odada, üç genç adamın kalbi aynı heyecanla atıyordu.
**
Ertesi sabah boğazın üzerinden keskin bir soğuk esiyordu. Dolmabahçe’nin altın yaldızlı kapıları sabah güneşinin altında ağır ağır parlıyor, muhafızların namlu uçlarında donuk bir ışık dolaşıyordu.
Bediüzzaman ve iki talebesi saraya yaklaştıklarında kapı önündeki askerler bir an tereddüt etti. Bu adamın kıyafeti saraya gelecek bir âliminkinden çok, dağlarda çarpışan bir kumandanın izlerini taşıyordu.
Nöbetçi subayı hürmetle öne çıktı yine de. “Arzuhal için mi geldiniz? Yoksa bir paşayla görüşmek niyetindesiniz?”
Bediüzzaman hiç duraksamadan cevap verdi: “Ben milletin meselesiyle geldim. Devletin geleceğine dair sözüm var.”
Subay önce şaşırdı, sonra küçümseyici bir tebessümle başını salladı.
“Devletin geleceğine dair söz mü? Sen nesin ki? Bir aşiret mollası!”
Abdurrahman bu sözlere öfkeyle öne atılır gibi oldu, fakat Bediüzzaman elini kaldırıp onu durdurdu.
“Sözün ağırlığı, söyleyenin unvanından değil, hakikatin kendisindendir. Hakikat yüksekse, söyleyen kim olursa olsun değer kazanır.”
“Herkes böyle konuşamaz…" diyen zabit sesini yumusattı. "Bekleyin, içeriye haber vereyim.”
Kapı ağır bir gürültüyle açıldı. Genç bir kâtip dışarı çıktı.
“Sizi Sadrazam Tevfik Paşa dinleyecek. Yalnız… dikkatli olun. Paşa bugünlerde pek sinirli.”
**
Sarayın iç koridorlarında sessizlik yankılanıyordu. Kırmızı halılar boydan boya uzanıyor, duvarlardaki büyük tablolar Osmanlı tarihinin ihtişamını hatırlatıyordu. Fakat bu ihtişamın ardında bir çöküşün karanlık gölgesi dolaşıyordu.
Sadrazam Tevfik Paşa, geniş bir odada, haritalarla dolu masasının başında oturuyordu. Gözleri yorgundu. Devleti savuşturan fırtınalar onu saraya hapsetmiş gibiydi. Kapı açıldığında başını kaldırdı.
“Kimdir bu genç?” diye sordu. Kâtip çekingen sesiyle: “Efendim, doğudan gelen bir âlim." dedi. ‘Devletin hastalığına çare bulabiliriz’ diyerek huzurunuza gelmek istedi.”
Tevfik Paşa kaşlarını çattı ama cevap veren sesi müstehziydi.
“Koskoca devletin derdine çare… İlginç. Söyle bakalım genç hoca, ne söyleyeceksin?”
Bediüzzaman bir adım öne çıktı, gözleri ateş gibi yakıcıydı.
“Paşa Hazretleri… Evvela bilin ki ben sizin makama talip değilim. Övgü beklemem, menfaat istemem. Yalnızca milletimin haline yanarım.”
Tevfik Paşa soğuk bir gülümsemeyle,
“Milletin hâli bizim de derdimizdir." dedi. "Ama senin bulduğun çare nedir?”
Üstad, derin bir soluk verdikten sonra, “Şarkta ilim yetersizdir." diye başladı; "Cehalet, fakirlik ve ihtilaf üç başlı bir ejderha gibi memleketi boğmakta. Din ilmini fen ilmiyle birleştirecek şubeleri olan büyük bir medrese lazım. Adı da Medresetüzzehra...”
Paşa başını kaldırdı. “Bir medrese mi? Bu kadar büyük meselelere bir okul mu çare olacak?”
“Sadece bir okul değil Paşam. Birleştirici bir meşale. Oradan yetişen gençler yeryüzünün her köşesine ışık saçacak. Eğer aklı ve kalbi barıştıramazsak, istibdat da gelir, karanlık da çöker.”
Odada sessizlik oldu. Paşa, önündeki masanın kenarına parmaklarıyla dokunarak düşündü.
“İyi de devletin parası kalmadı. Avrupa baskı yapıyor, Rusya tehdit ediyor. Savaş kapıda. Hâlâ okul diyorsun…”
Bediüzzaman etkileyici bir ciddiyetle, “Bir milletin temeli ordusu değil ilmi, sarayı değil adaletidir. Eğer ilmi ayağa kaldırmazsanız, ordunun kılıcı bir gün havada kalır.”
Paşa’nın gözleri bir an dalar gibi oldu. Sonra içini çekti.“Senin gibi insanlara, fikirlerine ihtiyaç var. Ama devletin seni dinleyecek zamanı yok.”
“Paşam… Hakikati söylemek için uygun zaman beklenmez. Zaman hakikate uymalıdır.”
Tevfik Paşa bir anda irkildi. Sessizlik çöktü. Sonra ağır ağır konuştu:
“Genç ve helacanlı Hoca! Aklın keskin, cesaretin fazla. Seni dinledim. Bu fikri padişaha ileteceğim. Ama seni herkes benim kadar hoş karşılamayabilir, bunu da gör.”
Bediüzzaman hafifçe başını eğdi.
“Sonunda idam bile olsam hakikati söylemekten geri durmam.”
Oda bir anda soğuk bir havayla doldu. Paşa, bu sözün ağırlığını uzun süre taşıdı.
Saray kapısından çıktıklarında Ali Abdurrahman üstatlarının yüzüne dikkatle baktı. “Üstadım… Sizi dinlediler. Fakat sanki onlara tesir etmedi, kalplerine ateş düşmedi sanki.”
“Kalp, hazır değilse ateş bile ısıtamaz." dedi Bediüzzaman," Biz doğruyu söyledik. Söz toprağa atılan bir tohum gibidir; zamanı gelince filiz verir.”
Molla Ali umutla araya girdi: “Peki bundan sonra ne olacak?”
Bediüzzaman derin bir nefes aldı, gözlerini Boğaz’ın üstündeki sis perdesine çevirdi. “İstanbul sadece bir başlangıç. Asıl fırtına yakında kopacak. O fırtınanın ortasında sükûnet bulmak için çok dua etmemiz gerekecek.”
Dalga sesleri kıyıya vururken, İstanbul’un üstünde yaklaşan büyük çalkantının gölgeleri çoğalıyordu.
Mehmet Nuri Bingöl