İYİ – KÖTÜ
Rhythm 0 deneyini bilenleriniz vardır. Evet, 1974 yılında Marina Abramović tarafından sergilenen ve çok tartışılan performanstan bahsediyorum.
İnsanların, savunmasız biri karşısındaki saldırgan ya da korumacı tavrının sınırlarını sergilemeyi amaçlayan bu performans, amacına ulaşarak oldukça düşündürücü davranış tiplerini ortaya çıkarmıştır.
Sanatçı, pasif hâlde ortada dururken bir masanın üzerine önceden pek çok nesne koyar. Bunlar gül, bal, ekmek, üzüm, tüy, makas, çivi, neşter, bıçak, testere ve silah gibi objelerdir.

Performans başladıktan sonraki ilk iki saat boyunca insanlar yalnızca Abramović’i seyretmek ve incelemekle yetinir. Daha sonra ise sanatçıya dokunmaya başlarlar. İlk başlarda çekingen olan dokunuşlar, bir süre sonra cüretkâr hâle gelir. Ardından Abramović’e su döken, alnına yazı yazan, boğazına bıçakla çizik atan; onu öpen, taciz eden, boynuna silah dayayan, üzerindeki giysileri çıkaranlar olur.
Hatta bir seyirci, masadaki gülü alıp Abramović’in boğazına sokmaya çalışır ki; gençlere yıllarca divan şiirinin eşsiz gazellerindeki gül-bülbül aşkını anlatan biri olarak beni en çok dehşete düşüren an da bu olur. Başı sıkıştığında her türlü kesici, delici ve ateşli aleti kullanabilen insanoğlunun, adı bütün kültürlerde aşkla özdeşleştirilen gülle birine zarar vermeye kalkışması nasıl mümkün olabilir, anlayamıyorum. Bu girişim hangi dürtünün, hangi hastalıklı ruh hâlinin ürünü olabilir?

Deneyin can alıcı noktası şudur: Altı saat boyunca hareketsiz kalan, kendisine yapılanlara ses çıkarmayan ve sonunda bitkin düşen sanatçı, performans bitiminde seyirciye doğru yürüdüğünde, ona bunu yapanların bir anda ortadan kaybolması. Şaşırdık mı? Elbette hayır. Zira hepimizin malumudur ki en kötü olan, aynı zamanda en korkak olandır. Gücü elinden alındığında kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp oradan sıvışıverir.
Hakkında yıllardır konuşulan, tartışılan, yazılıp çizilen bu performansla ilgili birey ve toplum boyutunda pek çok çıkarımda bulunabiliriz. Savunmasız insanların art niyetli, fırsatçı, bozuk tıynetli, kısaca düpedüz kötü insanların eline düştüklerinde başlarına neler gelebileceğine dair ipuçları yakalayabilir; etik ve ahlak üzerine tartışmalar yapabiliriz. Vardığımız yer ise hep aynıdır: Masallarda anlatılan saf iyilik ya da saf kötülük, gerçek hayatta var mıdır, yok mudur?
Çocukluk dönemimizdeki çizgi filmlerden hatırladığımız; aslında bizi iyiliğe ya da kötülüğe yönlendiren iç sesimizin vücut bulmuş hâli olan, bir karar verme arefesinde omuzlarımızın üzerinde beliren o sevimli melek ve ürkütücü şeytan hâlâ yanı başımızdadır. Nihayetinde hepimizin fıtratına iyilik ve kötülük tohumları ekilmiştir. Önemli olan, hangisini sulayıp yeşerttiğimizdir: Dileyen içindeki gül bahçesini büyütsün, dileyen dikenliği.
Sevgi Karaman