Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA

Tarih: 20.02.2026 15:33

KURUMSAL DÜNYANIN KONUŞULMAYAN SORUNU “HİSSİZLEŞMEK”

Facebook Twitter Linked-in

KURUMSAL DÜNYANIN KONUŞULMAYAN SORUNU “HİSSİZLEŞMEK”


“İşine gidiyor, görevini yapıyor, hedefini tutturuyor… Ama artık ne yaptığına sevinmiyor, ne başardığına heyecan duyuyor. Modern iş yaşamında giderek daha fazla çalışan, görünürde daha üretken ama iç dünyasında hissiz.”


Modern iş yaşamında bazı çalışanlar vardır; toplantılara katılır, raporlarını teslim eder, hedeflerini tutturur, kriz anlarında soğukkanlı görünür. Performans göstergeleri açısından sorun yoktur. Ancak aynı çalışan, bir noktadan sonra ne yaptığı işten heyecan duyar ne de başarıdan tat alır. Kuruma bağlılık beyanı sürer ama içsel aidiyet zayıflar. İşte bu görünmez kırılma, çalışma hayatında giderek daha sık karşılaşılan bir olguya işaret eder: duygusal uyuşma. Duygusal uyuşma çoğu zaman bireysel bir psikolojik sorun gibi değerlendirilir. Oysa örgütsel bağlamdan bağımsız düşünüldüğünde eksik kalır. Çalışan davranışları, yalnızca kişilik özellikleriyle değil, örgüt iklimi, liderlik tarzı, performans sistemleri, rol beklentileri ve iş güvencesi algısıyla şekillenir. Bu nedenle duygusal daralma yaşayan bir çalışanı anlamak için önce içinde bulunduğu yapıyı analiz etmek gerekir.

Kronik iş stresi, bu sürecin en önemli belirleyicilerindendir. Sürekli ölçülme, hedef baskısı, zamana karşı yarış, belirsiz görev tanımları ve rol çatışmaları sinir sistemini uzun süre yüksek uyarılmışlıkta tutar. Başlangıçta motivasyon sağlayan rekabet ortamı, zamanla tükenmeye dönüşebilir. Organizma sürekli alarm halinde kalamayacağı için başka bir strateji geliştirir: duygusal kapasiteyi daraltmak. Böylece çalışan işlevini sürdürür ama içsel canlılığı azalır. Performans odaklı kurum kültürlerinde değer çoğu zaman sonuç üzerinden tanımlanır. “Ne hissettiğin değil, ne ürettiğin önemli” mesajı örtük biçimde verilir. Bu yaklaşım, çalışanların duygusal deneyimlerini ikinci plana atmasına neden olabilir. Duyguların profesyonelliğe zarar verdiği inancı, zamanla çalışanların kendi iç sinyallerini bastırmasına yol açar. Uzun vadede bastırılan duygular kaybolmaz; yalnızca erişimi zorlaşır.

Psikolojik güvenliğin düşük olduğu örgütlerde bu tablo daha belirgin hale gelir. Çalışan hata yaptığında cezalandırılacağını, eleştirileceğini ya da dışlanacağını düşünüyorsa, risk almaktan kaçınır. Fikir beyan etmek yerine susmayı tercih eder. Bu sessizlik yalnızca davranışsal değil, duygusaldır da. Kişi zamanla kendini geri çeker; heyecanını, öfkesini, hayal kırıklığını göstermemeyi öğrenir. Öğrenilen bu duygusal geri çekilme, bir süre sonra otomatikleşir. Liderlik tarzı, çalışanların duygusal deneyiminde belirleyici bir rol oynar. Mikro-yönetim uygulamaları, sürekli kontrol edilme hissi yaratır. Otoriter liderlik, çalışanı karar süreçlerinden dışladığında özerklik algısı zedelenir. Takdirin nadir, eleştirinin yoğun olduğu ortamlarda çalışanlar duygusal yatırım yapmaktan vazgeçebilir. Çünkü yatırımın karşılığı belirsizdir.

Rol belirsizliği ve rol çatışması da duygusal daralmayı tetikler. Bir çalışandan hem yaratıcı hem de tamamen prosedüre bağlı olması beklendiğinde içsel gerilim oluşur. Aynı anda hem hızlı hem hatasız olması istendiğinde çelişki derinleşir. Sürekli değişen beklentiler, kişinin kontrol algısını azaltır. Kontrol algısı zayıfladığında motivasyon düşer; motivasyon düştüğünde ise duygusal bağ zedelenir. Duygusal emek kavramı burada ayrıca önemlidir. Özellikle hizmet sektöründe çalışan bireyler, kendi gerçek duygularından bağımsız olarak belirli bir duygusal ifade sergilemek zorundadır. Güler yüzlü olmak, sabırlı görünmek, anlayışlı davranmak çoğu zaman iş tanımının bir parçasıdır. Bu durum kısa vadede sorun yaratmayabilir; ancak uzun vadede içsel duygu ile dışa yansıyan duygu arasındaki mesafe büyüdükçe yabancılaşma artabilir. Sessiz istifa olarak adlandırılan davranış örüntüsü, duygusal uyuşmanın davranışsal karşılıklarından biri olarak değerlendirilebilir. Çalışan görev tanımının dışına çıkmaz, inisiyatif almaz, ekstra sorumluluk üstlenmez. Görünürde problem yoktur; ancak örgütsel bağlılık zayıflamıştır. Bu durum çoğu zaman tembellik ya da ilgisizlik olarak yorumlanır. Oysa arka planda duygusal geri çekilme olabilir.

Aidiyet duygusu zayıfladığında çalışan, kurumu bir “geçim alanı” olarak görmeye başlar. Anlam üretme kapasitesi düşer. İş yalnızca yapılması gereken bir görevler dizisine dönüşür. Anlamın kaybı, duygusal enerjinin azalmasına yol açar. İnsan yaptığı işe anlam atfedebildiğinde duygusal yatırım yapar; anlam zayıfladığında yatırım da azalır. Örgütsel adalet algısı da bu süreçte belirleyicidir. Terfi sistemlerinin şeffaf olmaması, ödüllerin subjektif dağıtılması, emekle sonuç arasındaki bağın kopuk olması çalışanlarda değersizlik hissi yaratabilir. Değersizlik algısı uzun süre devam ettiğinde kişi kendini korumak için duygusal mesafe koyabilir.
Uzaktan ve hibrit çalışma modelleri de iki yönlü etki yaratır. Esneklik ve zaman kontrolü avantaj sağlarken, sosyal izolasyon ve sınırların belirsizleşmesi duygusal kopuş riskini artırabilir. Ekran üzerinden yürütülen ilişkilerde mikro etkileşimler azalır. Bu da sosyal bağların zayıflamasına neden olabilir. Kurum içinde sürekli kriz modunda çalışmak da numbing’i besler. Her haftanın “acil” olduğu, her projenin “kritik” ilan edildiği ortamlarda sinir sistemi dinlenme fırsatı bulamaz. Kronik uyarılmışlık bir süre sonra duyarsızlaşmaya dönüşebilir. Çalışan artık krizlere tepki vermez; çünkü tepki verme kapasitesi azalmıştır.

Yönetim literatüründe yüksek performans kültürü çoğu zaman olumlu bir kavram olarak sunulur. Ancak performansın insan psikolojisiyle uyumlu biçimde yapılandırılmadığı durumlarda bu kültür ters etki yaratabilir. Sürekli zirve beklentisi, ortalamanın değersizleştirilmesi ve hata toleransının düşüklüğü, çalışanların içsel motivasyonunu zayıflatabilir. Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Duygusal uyuşma yalnızca bireyin sorunu mudur, yoksa örgütün de sorumluluğu var mıdır? Endüstri ve örgüt psikolojisi perspektifi, ikinci seçeneğe işaret eder. Çalışan davranışı sistemden bağımsız değildir. Dolayısıyla çözüm de yalnızca bireysel dayanıklılığı artırmakla sınırlı kalmamalıdır.

Çalışanlarda duygusal uyuşmanın örgütsel sonuçları sanılandan daha geniştir. İlk bakışta iş süreçleri devam ettiği için yöneticiler durumu fark etmeyebilir. Oysa duygusal geri çekilme, yaratıcılığın azalmasına, problem çözme kapasitesinin daralmasına ve inovasyonun zayıflamasına yol açabilir. Çünkü yenilik üretmek yalnızca bilişsel değil, duygusal bir yatırımdır. Heyecan, merak ve içsel bağlılık olmadan sürdürülebilir inovasyon mümkün değildir. Yaratıcılığın zayıfladığı ortamlarda risk alma davranışı da düşer. Çalışan, fikir üretse bile paylaşmamayı tercih edebilir. Bunun nedeni yalnızca cezalandırılma korkusu değil, duygusal yatırım yapma isteğinin azalmasıdır. Bir fikre heyecan duymayan kişi, o fikri savunmak için enerji harcamaz. Böylece kurum içinde görünmez bir potansiyel kaybı yaşanır.
İşten ayrılma niyeti ile duygusal uyuşma arasında da güçlü bir ilişki vardır. Aidiyet hissi azaldığında çalışan, kurumla bağını zihinsel olarak koparmaya başlar. Fiziksel olarak hâlâ oradadır; ancak psikolojik olarak ayrışmıştır. Bu durum bazen aylar, hatta yıllar sürebilir. Kurum, teknik olarak kadrosunu korur; fakat bağlılık düzeyi düşer.

Örgütsel bağlılığın zayıflaması yalnızca performans göstergelerini değil, kurum kültürünü de etkiler. Duygusal olarak geri çekilmiş çalışanlar, yeni gelenlere model oluşturur. “Burada fazla heyecanlanma” mesajı örtük biçimde yayılır. Zamanla norm haline gelen bu duygusal mesafe, kurumsal kimliği dönüştürebilir. Psikolojik güvenliğin artırılması bu noktada kritik bir müdahale alanıdır. Çalışanlar hata yapma, soru sorma ve fikir beyan etme konusunda kendilerini güvende hissettiklerinde duygusal yatırım yapma olasılıkları artar. Güvenli ortamlar yalnızca verimliliği değil, duygusal canlılığı da destekler. Liderlerin rolü burada belirleyicidir. Empatik iletişim, aktif dinleme, geri bildirimde denge ve takdir kültürü, çalışanların görülme ihtiyacını karşılar. Görülmek, duygusal temasın temelidir. Kişi katkısının fark edildiğini hissettiğinde bağ kurma eğilimi güçlenir.

Yönetim pratiklerinde özerklik alanı yaratmak da önemlidir. Çalışanların karar süreçlerine katılımı, kontrol algısını artırır. Kontrol algısı yükseldiğinde içsel motivasyon güçlenir. İçsel motivasyon ise duygusal yatırımın temelidir. İnsan kaynakları politikalarının da bu çerçevede yeniden düşünülmesi gerekir. Yalnızca performans göstergelerine dayalı değerlendirme sistemleri, duygusal boyutu ihmal edebilir. Çalışan deneyimi araştırmaları, düzenli geri bildirim mekanizmaları ve psikososyal risk analizleri, duygusal daralmayı erken dönemde fark etmeye yardımcı olabilir. Kurumsal dayanıklılık kavramı da burada yeni bir anlam kazanır. Dayanıklılık yalnızca kriz yönetme kapasitesi değildir; çalışanların psikolojik sürdürülebilirliğini koruma becerisidir. Sürekli yüksek tempoda çalıştırılan, dinlenme alanı tanınmayan ekipler uzun vadede işlev kaybı yaşayabilir. Mola kültürü, çoğu kurumda hâlâ yeterince ciddiye alınmaz. Oysa kısa aralar, zihinsel yenilenme kadar duygusal regülasyon için de gereklidir. Sürekli bağlantıda olma beklentisi, özellikle dijital çağda sınırların silinmesine yol açar. İş-yaşam dengesi yalnızca zaman yönetimi meselesi değildir; duygusal kapasitenin korunmasıyla ilgilidir.

Çalışanların bireysel düzeyde yapabilecekleri de vardır. Gün içinde kısa farkındalık anları yaratmak, iş deneyimini otomatik pilot modundan çıkarabilir. Yapılan işin anlamını yeniden çerçevelemek, küçük başarıları görünür kılmak ve sosyal destek ağlarını güçlendirmek, duygusal canlılığı artırabilir. Profesyonel destek mekanizmaları da kurum içinde erişilebilir olmalıdır. Çalışan destek programları, psikolojik danışmanlık hizmetleri ve mentorluk sistemleri, duygusal geri çekilmenin derinleşmesini önleyebilir. Bu tür uygulamalar yalnızca kriz durumlarında değil, önleyici bir perspektifle yapılandırılmalıdır. Toplantı kültürü bile duygusal iklimi etkileyebilir. Yalnızca sonuçların konuşulduğu, duyguların hiç yer bulmadığı ortamlar mesafeyi artırır. Zaman zaman ekip üyelerinin deneyimlerini paylaşabileceği alanlar yaratmak, kolektif bağları güçlendirebilir.
Uzun vadede kurumların sorması gereken soru şudur: Çalışanlarımız yalnızca üretim yapan bireyler mi, yoksa duygusal varlıklar mı? Eğer ikinci seçenek kabul edilirse, yönetim anlayışı da dönüşmek zorundadır. İnsan faktörünü merkeze almayan performans sistemleri sürdürülebilir değildir. Duygusal uyuşma, örgütler için sessiz bir alarmdır. Çalışanlar bağ kurmayı bıraktığında, kurum da canlılığını kaybetmeye başlar. Bu süreç yavaş ilerlediği için çoğu zaman fark edilmez. Ancak etkisi derindir. Sonuç olarak, duygusal uyuşma bireysel bir zayıflık değil; çoğu zaman örgütsel koşulların ürettiği bir savunma biçimidir. Çalışanlar hayatta kalmak için duygusal yatırımlarını azaltabilir. Bu strateji kısa vadede işlevsel görünse de uzun vadede hem bireyi hem kurumu yorar.

Eğer bir çalışan olarak kendinizi iş yerinde hissizleşmiş buluyorsanız, bu durum yalnızca kişisel dayanıklılığınızla ilgili olmayabilir. İçinde bulunduğunuz yapıyı, beklentileri ve çalışma koşullarını değerlendirmek önemlidir. Aynı şekilde bir yöneticiyseniz, ekibinizin sessizliğini yalnızca disiplin ya da uyum olarak yorumlamadan önce duygusal iklimi gözden geçirmek gerekir. Canlı kurumlar, duygusal olarak da canlı çalışanlarla mümkündür. İnsan, yalnızca aklıyla değil, duygularıyla da çalışır. Duyguların sistem dışına itildiği yerlerde üretim sürse bile bağ zayıflar. Bağ zayıfladığında ise sürdürülebilir başarı tehlikeye girer.

Belki de artık şu soruyu sorma zamanı gelmiştir: Kurumlarımız yüksek performans mı üretiyor, yoksa sessizce hissizleşen çalışanlar mı?

Doç. Dr. Yeşim SIRAKAYA


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —