Dr.Öğr.Üyesi.Gülçin ITIRLI ASLAN

Tarih: 03.03.2026 16:19

Modern Zamanın Bitmeyen Senaryosu: "Kesin Bende Bir Şey Var"

Facebook Twitter Linked-in

Modern Zamanın Bitmeyen Senaryosu: "Kesin Bende Bir Şey Var"

Eskilerin o meşhur "canı tatlı" deyimi, şimdilerde yerini literatürün soğuk terimi hipokondriyazise bıraktı ama biz ona kısaca "hastalık hastası olmak" diyoruz. Gerçekte bu sadece bir sağlık sorunu değil; modern insanların kendi bedenleriyle ilgili olarak giriştiği bitmek bilmeyen bir dedektiflik öyküsü. Eskiden bir yerimiz sızladığında "yel girmiştir" ya da "üşütmüşsündür" der, bir bardak nane limonla konuyu kapatırdık. Şimdilerde ise sol koldaki ufacık bir uyuşma, bizi saniyeler içinde arama motorlarının o karanlık dehlizlerine fırlatıyor ve daha doktorun kapısını çalmadan kendi teşhisimizi koyup vasiyetimizi yazacak noktaya geliyoruz.
Günlük hayatta hepimiz biraz "siberkondrik" olduk desek yalan olmaz. Akıllı saatlerimiz her saniye nabzımızı ölçüyor, telefonlarımız attığımız her adımı çetele tutuyor ve her köşe başında bir check-up reklamı karşımıza çıkıyor. Sağlıklı kalma çabası, paradoksal bir şekilde bizi hastalıklı bir evhama sürüklüyor. Çevrenize bir bakın; hafif bir baş ağrısını internette aratıp beş dakika sonra nadir görülen bir tropikal virüse yakalandığına ikna olan "Google profesörleri" her yerde. Ya da ilacın şifasından çok yan etkilerine odaklanıp, "milyonda bir görülen deri döküntüsü kesin beni bulur" diyerek kutuyu hiç açmayan prospektüs koleksiyonerleri...Bir de tahlil sonuçlarındaki 0.1 puanlık sapmayı hayat memat meselesi haline getiren, sanki bedenini bir laboratuvar tüpü gibi izleyen "beden bekçileri" var.


İşin uzmanları bu durumu sadece fiziksel bir takıntı olarak görmüyor. Ünlü psikolog Alfred Adler, bu hali yetersizlik duygusunun bedene yansıtılması olarak yorumlar ve "Beden, ruhun diliyle konuşur" der. Yani o bitmek bilmeyen hastalık korkusu, aslında hayatımızda kontrol edemediğimiz diğer alanların —belki iş stresi, belki yarım kalmış bir ilişki ya da gelecek kaygısı— bedenselleşmiş halidir. Kontrol edemediğimiz koca dünyaya karşı, kendi vücudumuzu bir suç mahalli gibi inceleyerek sahte bir güvenlik alanı yaratmaya çalışırız. Sosyolog Zygmunt Bauman ise bu durumu modern insanın belirsizlikten kaçış çabası olarak niteler. Bauman’a göre, sürekli sağlık peşinde koşmak, hayattaki en büyük belirsizlik olan ölümün kaçınılmazlığını unutturmaya çalışan bir meşguliyettir. Yani biz aslında hastalıktan değil, hayatın kontrolümüz dışında akıp gitmesinden korkuyoruz.
Bedenimizi dinlemek elbette kıymetli ama ona her an bir suçluymuş gibi sorgu çekmek, yaşamın tadını kaçırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hayatı satır satır, rakam rakam, bir laboratuvar raporu gibi okumaya çalışmak, hayatın kaotik ama güzel ritmini kaçırmak anlamına gelir. Sürekli hastalık hakkında düşünmenin, en az fiziksel acı kadar zihni de rahatsız eden bir hastalık olduğunu hatırlamak önemlidir. Bazen bir baş ağrısı sadece çok çalıştığınız, az su içtiğiniz ya da biraz temiz havaya ihtiyacınız olduğu anlamına gelir; dünyanın sonu değil.
Belki de yapmamız gereken, bedenimizi bir düşman ya da gizli bir hain gibi görmekten vazgeçip onunla yeniden aynı tarafta durmayı öğrenmek. Her çarpıntıyı Her çarpıntıyı bir felaket habercisi olarak karşılamak yerine, "Şu anda bana ne anlatmaya çalışıyorsun?" diye soralım. Bazen cevap şaşırtıcı derecede basittir: Dinlenin, yavaşlayın, bir an için sakinleşin ve kendinize dönün. Çünkü sürekli kendi nabzımızı dinleyerek hayatın sesini kaçırıyoruz.  Oysa kalp sadece atmak için değil, yaşadığını hissettirmek için de vardır.  Ve çoğu zaman bu küçük ağrı, korkunç bir hastalığın değil, ihmal edilmiş bir huzurun işaretidir.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN. 
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —