Sayısal Ego, Sessiz Bedel: Eğitimde Koltukların Gölgesinde Ezilenler
Eğitim sisteminde yaşanan çöküşün nedeni ne iletişim eksikliği ne de öğrencilerin yetersizliğidir. Sorunun merkezinde, hak edilmeden elde edilen makamların korunması uğruna kurulan sessiz ittifaklar vardır. Bu ittifakların en görünür yüzü ise, sayısal branşlar üzerinden inşa edilen yapay başarı mitidir.
Bugün birçok okulda yönetsel pozisyonlara liyakatle değil; “sorun çıkarmama”, “sessiz kalma” ve “mevcut düzeni sürdürme” vaadiyle gelmiş yöneticiler bulunmaktadır. Bu yöneticiler için öncelik eğitim değildir; koltuğun devamlılığıdır. Çünkü hak edilmeden oturulan her koltuk, en küçük sarsıntıda düşme korkusuyla korunur.
Bu korku nedeniyle sorunlar rapor edilmez.
Usulsüzlükler kayda girmez.
Yasak olmasına rağmen yapılan deneme sınavları, velilerden toplanan paralar görmezden gelinir.
Çünkü her itiraz şu endişeyi tetikler:
“Bu konu açılırsa koltuk gider, ek ders gider, ‘yetersiz’ denir.”
Bu yapı içerisinde öğrenciler birey olarak değil; sıralama nesnesi olarak görülür. Eğitim, bir öğrenme ve gelişim süreci olmaktan çıkar; yarış pistine dönüşür. Çocuklar gelişen zihinler değil, net üreten mekanizmalar gibi konumlandırılır.
Tam da bu noktada, sayısal branş öğretmenleri üzerinden şekillenen ego temelli bir üstünlük dili devreye girer. Birkaç öğrencinin yüksek net yapması, pedagojik ya da akademik bir sorgulamaya yol açmaz; aksine bu öğretmenleri dokunulmaz hâle getirir.
Oysa bilimsel ve çağdaş bir eğitim sisteminde, özellikle kendini “başarının asli sahibi” olarak konumlandıran sayısalcı öğretmenlere şu sorular doğrudan sorulmadan hiçbir üstünlük iddiası meşru değildir:
Kaç TÜBİTAK projesi ürettiniz ve kabul gördünüz ?
Kaç uluslararası akademik yayına imza attınız?
Kaç bilimsel kongrede eğitsel çıktı sundunuz?
Bu sorular doğrudan sayısalcı öğretmenlere yöneltildiğinde, çoğu zaman cevap sessizliktir. Çünkü ortada bilimsel üretim yoktur; yalnızca sınav merkezli, sonuçla konuşan ve sorgulanmaktan kaçan bir güç alanı vardır.
Bu boşluk yönetsel cesaretle değil, kurumsal suskunlukla örtülür. Hak edilmeden atanmış yöneticiler bu soruların sorulmasını istemez. Çünkü sorgulanan yalnızca öğretmen değildir; onu dokunulmaz kılan yönetim anlayışıdır.
Bu düzenin bedelini kim öder?
Sözel branş öğretmenleri.
Eğitimin düşünsel, etik, dilsel ve toplumsal boyutunu taşıyan sözel öğretmenler bu sistemde sistematik biçimde değersizleştirilir. Katkıları ölçülmez, görünmez kılınır, karar süreçlerinden dışlanır. Çünkü bu yapı için sözel alan; gelişim değil, ikincil bir yük olarak görülür.
Veliler ise sessizdir.
Çünkü itiraz etmek, çocuğun sistemde zarar görmesi ihtimalini doğurur.
Sessizlik zamanla bir tercih değil, hayatta kalma refleksi hâline gelir.
Robert Michels’in işaret ettiği gibi, örgütler zamanla amaçlarını değil; kendi varlıklarını ve yöneticilerinin koltuklarını korumayı önceler. Eğitim sistemi bu refleksin en sert yaşandığı alanlardan biridir. Sorunlar çözülmez; bastırılır. Bastırılan her sorun ise sözel öğretmenin emeğine, öğrencinin zihinsel gelişimine ve toplumun entelektüel geleceğine borç olarak yazılır.
Bu noktada suskunluk masum değildir.
Görmezden gelinen her usulsüzlük, paylaşılan bir sorumluluğa dönüşür.
Hannah Arendt’in açıkça ortaya koyduğu gibi, yetki ancak sorumlulukla anlam kazanır. Sorumluluk almayan hiçbir makam meşru değildir; yalnızca geçici olarak işgal edilmiştir.
Bugün eğitim sisteminde yaşanan tablo nettir:
Hak edilmeden işgal edilen koltuklar,
sayısal başarı söylemiyle örtülen bilimsel yoksunluk,
ve bedeli sessizce ödetilen sözel öğretmenler.
Toplumlar duygusal değil, ahlaki olarak çöker.
Ahlaki çöküş yüksek sesle değil; sessiz kabullerle ilerler.
Ve bir noktadan sonra;
sayısal ego norm hâline gelir,
bilimsel üretimsizlik görünmezleşir,
liyakat ise “rahatsız edici bir talep” olarak etiketlenir.
Bugün eğitim sisteminin ihtiyacı daha fazla sınav, daha fazla deneme ya da daha fazla istatistik değildir.
İhtiyaç duyulan şey son derece açıktır:
Bilimsel üretimle konuşan öğretmenler,
liyakatle oturulan koltuklar,
ve bedel ödemekten kaçmayan yöneticiler.
Aksi hâlde bu düzen eğitim üretmez;
yalnızca eşitsizliği yeniden üretir.
Çünkü eğitimde asıl çürüme;
velinin susmayı seçtiği,
öğretmenin geri çekildiği,
yöneticinin koltuğunu koruduğu yerde başlar.
Ve hiçbir eğitim sistemi;
velisi susan,
öğretmeni susan,
ama bedeli çocuğa ödetilen bir toplumda iyileşmez.
Bu noktadan sonra mesele artık sistem değil;
vicdan meselesidir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER