Toplum, Vicdan ve İnsan Davranışının Görünmeyen Döngüsü
İnsan davranışı çoğu zaman yalnızca bireysel bir tercih gibi değerlendirilir. Bir söz söylenir, bir hareket yapılır ve etkisi yalnızca karşı tarafla sınırlı sanılır. Oysa incitmek, kırmak ve zarar vermek; tekil bir eylem olmaktan çok, toplumsal ilişkiler ağı içinde yayılan görünmez bir süreçtir.
Her kırıcı davranış, yalnızca bir kişiye yönelmiş bir tepki değil; toplumun duygusal ve ahlaki dokusunda iz bırakan bir etkidir. Bu etkiler zamanla birikir, güveni zedeler ve sosyal bağları zayıflatır.
Ünlü sosyolog Émile Durkheim, toplumun yalnızca bireylerin toplamı olmadığını; bireysel davranışların kolektif bir bilinç oluşturduğunu vurgular.
Ona göre her zarar verici tutum, toplumun ahlaki yapısında bir çatlak meydana getirir. Bu çatlaklar çoğaldıkça güvensizlik, yabancılaşma ve toplumsal huzursuzluk artar. Kalp kırmak, iki kişi arasında yaşanan basit bir olay değil; sosyal dayanışmayı aşındıran bir süreçtir.
Modern toplum analizleriyle tanınan Zygmunt Bauman ise günümüz insanının giderek daha “akışkan” ilişkiler kurduğunu belirtir.
Bauman’a göre bağlar zayıfladıkça, sorumluluk duygusu azalmakta ve incitmek sıradanlaşmaktadır. İlişkiler geçici hâle geldikçe insanlar kırıp geçmeyi daha kolay bir çıkış yolu olarak görmektedir.
Ancak Bauman’ın özellikle altını çizdiği gerçek şudur: Güvenin zayıfladığı toplumlarda huzur kalıcı olamaz. İnsanların birbirine zarar vermeyi normalleştirdiği bir düzen, kaçınılmaz olarak iç çatışmalar üretir.
Benzer biçimde Pierre Bourdieu, bireyin davranışlarının içinde bulunduğu sosyal çevre tarafından şekillendirildiğini ifade eder. Sertlik, küçümseme ve kırıcı iletişim biçimleri bir toplumda yaygınlaştığında, bu tutumlar zamanla “normal” kabul edilir. Fakat bu normalleşme, psikolojik yıkımın ve toplumsal şiddetin zeminini hazırlar.
Kalp kırmak bireysel bir zayıflık gibi görünse de, çoğu zaman kolektif alışkanlıkların ürünüdür.
Peki insan neden incitir?
Neden verdiği zararın farkında olmasına rağmen aynı davranışları tekrarlar?
Bu sorunun yanıtı yalnızca sosyolojide değil, biyolojide de karşılık bulur.
Davranış biyoloğu ve nörobilimci Robert Sapolsky, yoğun stres altında insan beyninin empatiyle ilgili bölgelerinin baskılandığını ve savunma-saldırı mekanizmalarının devreye girdiğini ortaya koymuştur. Stres hormonları arttıkça birey daha tepkisel, daha sert ve daha kırıcı hâle gelir.
Çoğu zaman insanlar bilinçli bir kötülükten çok, biyolojik alarm sistemlerinin yönlendirmesiyle incitici davranışlar sergiler.
Ancak Sapolsky’nin özellikle vurguladığı önemli bir gerçek vardır:
Biyoloji kader değildir.
Beyin değişir, öğrenir ve dönüşür. Empati, anlayış ve şefkat geliştirilebilir becerilerdir.
Bu noktada sosyoloji ve biyoloji ortak bir yerde buluşur:
Her kırıcı davranış, bireyin stres döngüsünü güçlendirirken toplumda da güvensizliği artırır. İncitmek kısa vadede bir rahatlama hissi verse bile uzun vadede yalnızlık, çatışma ve psikolojik yıpranma üretir.
Toplumlar, bireylerin birbirine nasıl davrandığıyla şekillenir.
Ne kadar çok kalp kırılırsa, o kadar çok öfke ve huzursuzluk birikir.
Ne kadar çok anlayış ve empati gösterilirse, o kadar güçlü sosyal bağlar oluşur.
Sonuç olarak; başkasını incitmek yalnızca karşı tarafı etkileyen bir davranış değildir. Bu tutum, hem toplumsal yapıyı hem de bireyin kendi ruh sağlığını yavaş yavaş aşındıran bir döngü oluşturur.
Durkheim’in işaret ettiği gibi toplum bir ahlak sistemidir.
Bauman’ın vurguladığı gibi güven çökerse huzur da çöker.
Sapolsky’nin ortaya koyduğu gibi stres bizi saldırganlaştırır; fakat değişim mümkündür.
İncitmek bir alışkanlık hâline geldiğinde toplum çözülür.
Empati güçlendiğinde ise hem birey hem toplum iyileşir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER