Dr.Dilek BARAN

Tarih: 25.01.2026 17:49

Toprak Kapanır, Utanç Kapanmaz

Facebook Twitter Linked-in

Toprak Kapanır, Utanç Kapanmaz

Toprağa gömülen yalnızca kadınlar değil; insanlığın ortak vicdanıdır.
Toplumların hafızasında bazı pratikler vardır ki yalnızca geçmişte yaşanmış bir vahşeti değil, kuşaklar boyunca taşınan derin bir utancı temsil eder. Kadının diri diri toprağa gömülmesi de bu pratiklerden biridir. Çoğu zaman “cahiliye dönemi”ne özgü bir barbarlık olarak anılsa da bu eylem, tekil bir tarihsel sapmadan ziyade kadın bedeninin belirli toplumsal yapılarda nasıl konumlandırıldığını gösteren simgesel bir eşik olarak okunmalıdır.


Antropolojik ve tarihsel kayıtlar, kız çocuklarının öldürülmesine farklı coğrafyalarda ve dönemlerde rastlandığını ortaya koymaktadır. Antik Çin’de ekonomik kırılganlıklarla, Hint alt kıtasında soy ve miras ilişkileriyle gerekçelendirilen bu uygulamalar, kadın bedeninin biyolojik değil; kültürel ve sembolik bir değer rejimi içinde şekillendiğini göstermektedir. Claude Lévi-Strauss’un akrabalık ve mülkiyet ilişkilerine dair analizleri, bu tür pratiklerin doğadan değil, anlam sistemlerinden üretildiğine işaret eder.
İslam öncesi Arap toplumlarında da bazı kabilelerde kız çocuklarının öldürülmesine dair kayıtlar bulunmaktadır. Ancak tarihsel kaynakların da vurguladığı gibi, bu pratiğin tüm topluma genellenmesi mümkün değildir. Kur’an’da Tekvîr Suresi’nde geçen ve diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçtan ötürü öldürüldüğünün sorulacağını bildiren ifade, betimleyici olmaktan çok etik bir sarsıntı yaratır. Fazlur Rahman’ın da belirttiği üzere burada amaç, geçmişi mahkûm etmekten ziyade insan vicdanını diri tutan evrensel bir yüzleşmeye çağırmaktır.
Toplumsal düzlemde kadının diri diri gömülmesi yalnızca fiziksel bir yok etme biçimi değildir. Bu eylem, kadınlığın kamusal ve simgesel alandan silinmesini hedefleyen daha geniş bir tahakküm düzeninin parçası olarak değerlendirilmelidir. Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı bu noktada açıklayıcıdır; çünkü şiddet yalnızca bedene yöneldiğinde değil, sessizlikle kuşatıldığında ve kültürel normlar aracılığıyla meşrulaştırıldığında da işlerlik kazanır.


Psikolojik açıdan bakıldığında bu tür imgelerin etkisi yalnızca doğrudan mağdurla sınırlı kalmaz. Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketip kavramları, tarihsel şiddet imgelerinin kuşaklar boyunca aktarılabilen bir hafıza yükü oluşturduğunu gösterir. Toprağa gömülen kadın figürü, bu anlamda yalnızca geçmişe ait bir beden değil; günümüz toplumlarında kadınların korkularında, suskunluklarında ve bastırılmış öfkelerinde yeniden üretilen simgesel bir arketip olarak varlığını sürdürmektedir.
Günümüzde ise bu pratik büyük ölçüde fiziksel biçimini yitirmiş, söylemsel ve dijital formlar kazanmıştır. Sosyal medyada dolaşıma sokulan şiddet görüntüleri ve travmatik anlatılar çoğu zaman farkındalık iddiasıyla paylaşılmaktadır. Ancak Susan Sontag’ın da vurguladığı gibi, şiddetin sürekli teşhiri empatiyi derinleştirmekten ziyade duyarsızlaşma ve duygusal donukluk üretebilmektedir.
Travma literatürü, bu tür tekrar eden temsillerin özellikle kadınlar üzerinde ikincil travmatizasyon riskini artırabildiğini göstermektedir. Kaygı bozuklukları, öğrenilmiş çaresizlik ve içselleştirilmiş suçluluk duygusu bu sürecin olası psikolojik sonuçları arasındadır. Dahası, kadının sürekli kurban imgesiyle temsil edilmesi, failin görünmezleşmesine ve yapısal sorunların bireysel trajedilere indirgenmesine yol açmaktadır.
Bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkar: Kadını diri diri toprağa gömen zihniyet gerçekten tarihte mi kalmıştır, yoksa yalnızca biçim mi değiştirmiştir? Toprağın yerini ekranların, küreklerin yerini klavyelerin aldığı bir çağda sessizlik, normalleştirme ve görmezden gelme yoluyla bu hafızayı yeniden üretmiyor muyuz?
Gerçek yüzleşme, geçmişi anmakla sınırlı kalamaz. Asıl yüzleşme, bugünün söylemlerini, paylaşımlarını ve suskunluklarını sorgulamakla mümkündür. Aksi hâlde toprağa gömülen yalnızca kadınlar değil; insanlığın ortak vicdanı olur.
Dr. Dilek Baran


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —