Unutulma Korkusu ve Sosyal Medya: Görünürlük Çağında Var Olma Mücadelesi
Modern insanın temel kaygıları köklü bir dönüşüm geçirdi. Yoksulluk, açlık ya da fiziksel yalnızlık hâlâ varlığını sürdürse de, çağımızın en derin ve en sessiz korkusu artık başka bir yerde duruyor: unutulmak.
Kimsenin fark etmediği bir hayat sürmek, iz bırakmadan silinmek, dijital kalabalıklar içinde görünmez hâle gelmek… Sosyal medyanın bu denli yoğun ve neredeyse zorunlu bir alan hâline gelmesinin arkasındaki temel motivasyonlardan biri tam olarak budur.
Émile Durkheim, toplumsal düzenin çözülmeye başladığı dönemleri anomi kavramıyla açıklar. Normların zayıfladığı, ortak değerlerin aşındığı bu durumlarda birey, kendisini yönsüz ve korunaksız hisseder.
Bugün aile, mahalle, komşuluk ve cemaat gibi geleneksel bağların çözülmesiyle birlikte, bireyin tutunabileceği sembolik zeminler de giderek daralmaktadır.

Bu boşlukta sosyal medya, yalnızca bir iletişim mecrası değil; yeni bir aidiyet simülasyonu olarak ortaya çıkar. Paylaşım yapmak artık “iletişim kurmak”tan çok, var olduğunu kanıtlama çabasına dönüşmüştür.
Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramsallaştırması bu durumu çarpıcı biçimde açıklar. Bauman’a göre modern dünyada hiçbir şey kalıcı değildir; ilişkiler geçici, bağlar kırılgan, hatırlanma süresi kısadır. İnsanlar, tıpkı dijital içerikler gibi hızla tüketilir.
Bu nedenle birey, akıştan düşmemek için sürekli görünür olmak zorunda hisseder. Bir süre paylaşım yapılmadığında ortaya çıkan huzursuzluk, ekran bağımlılığından çok daha derin bir kaygıya işaret eder: unutulma ihtimali. Bauman’ın ifadesiyle,
“Akışkan dünyada görünmez olmak, yok olmakla eşdeğerdir.”
Erving Goffman’ın Benliğin Sunumu yaklaşımı, sosyal medyanın psikososyal dinamiklerini anlamak açısından güçlü bir çerçeve sunar.
Goffman’a göre bireyler toplumsal yaşamda bir sahnede performans sergiler. Ancak dijital dünyada bu sahnenin bir kapanışı yoktur. Sosyal medya, sürekli açık bir sahneye dönüşmüş; sahne arkası ise neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Birey artık yaşadığı hayatı değil, sergilenebilir olanı paylaşır.
Alkış azaldığında —beğeni düştüğünde, etkileşim kesildiğinde— benlik de sarsılır. Çünkü değer duygusu içeriden değil, dışarıdan; ekrandan beslenmektedir.
Jean Baudrillard ise meseleyi daha radikal bir noktaya taşır.
Simülasyon kavramıyla, modern dünyada gerçeğin yerini temsillerin aldığını söyler. Mutluluk yaşanmaktan çok gösterilir; acı bile paylaşılmadığında eksik hissedilir. İnsan, yaşadığını kanıtlamak zorunda kalır. Fotoğrafı olmayan an, yaşanmamış sayılır. Görünmeyen hayat, değersizleşir. Baudrillard’ın ifadesiyle,
“Gerçek, artık temsil edildiği kadar vardır.” Sosyal medya bu nedenle yalnızca bir paylaşım alanı değil; gerçekliğin kendisinin yeniden üretildiği bir simülasyon evrenidir.
Bu çerçevede sosyal medya bağımlılığı, bireysel irade zayıflığıyla açıklanamayacak kadar yapısal bir sorundur. Bu durum, çağdaş toplumun kolektif bir semptomudur.
Sorun, insanların paylaşım yapması değildir; paylaşmazlarsa yok olacaklarına inanmalarıdır.
Beğeni, yorum ve izlenme sayıları modern insanın aynasına dönüşmüştür. Ancak bu ayna, kimliği yansıtmaktan çok onu parçalar. Sürekli onay arayan benlik, giderek daha kırılgan, daha kaygılı ve daha bağımlı hâle gelir.
Burada asıl soru şudur:
Bu kadar görünür olmaya çalışırken, gerçekten kim tarafından hatırlanıyoruz?
Dijital kalabalıklar içinde unutulma korkusuyla yaşamak, insanı daha az yalnız yapmaz. Aksine, yalnızlığı daha derin ve daha sessiz bir hâle sokar. Hatırlanma arzusu arttıkça, hatırlamanın kendisi anlamını yitirir. Herkesin birbirini gördüğü ama kimsenin gerçekten bilmediği bir dünyada, görünürlük çoğaldıkça insanın içsel varlığı azalır.
Ve belki de modern çağın en büyük trajedisi şu cümlede saklıdır:
Herkes görüyor; ama kimse gerçekten bilmiyor.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN