Uyuşturucu Kıskacında Çocukluk: Çeteleşen Sokaklar, Çözülen Toplum
Uyuşturucu ağlarının çocuk yaş gruplarına kadar inmesi, çeteleşmenin sıradanlaşması ve suçun erken yaşlarda normalleştirilmesi; Türkiye’nin yalnızca bir güvenlik değil, derin bir toplumsal çözülme süreciyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Türkiye’de son yıllarda uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması ve sokak çetelerinin örgütlenme alanlarını çocuk yaş gruplarına doğru genişletmesi, yalnızca bir güvenlik sorunu olarak ele alınamaz. Bu durum, toplumsal yapıda derinleşen kırılmaların, kurumsal zayıflamaların ve sosyal eşitsizliklerin görünür hale gelmiş bir sonucudur.
Başka bir ifadeyle, karşımızda bireysel suçlardan çok yapısal bir toplumsal sorun bulunmaktadır.
Çocukların ve ergenlerin suç ağlarına dahil edilmesi, sosyolojik literatürde “erken kriminalizasyon” olarak tanımlanan sürecin tipik bir göstergesidir. Bu süreç, çocuğun henüz kimlik gelişimi tamamlanmadan, suçla özdeşleşen bir rol içine çekilmesi anlamına gelir. Bu noktada çocuk, fail olmaktan çok toplumsal ihmalin taşıyıcısıdır.
Émile Durkheim, suçu bireysel ahlaki çöküşle açıklamaz; onu, toplumun yapısal işleyişiyle ilişkili “normal” bir olgu olarak ele alır. Ona göre suç, toplumsal düzenin sınırlarını gösterir ve bu sınırlar zayıfladığında suçun yoğunluğu artar.
Bugün çocukların suça daha erken yaşta temas etmesi, tam da bu sınırların bulanıklaştığını göstermektedir.
Eğitim sisteminde yaşanan nitelik kaybı, okulun sosyal bütünleştirici rolünü zayıflatmakta; aile yapılarındaki ekonomik ve psikolojik kırılganlıklar, çocuğun güvenli bağlanma alanlarını daraltmaktadır. Mahalle, eskiden olduğu gibi koruyucu bir sosyal çevre olmaktan çıkmış; denetimsiz, parçalı ve geçici ilişkilerin hâkim olduğu bir alana dönüşmüştür.
Bu koşullar altında suç, çocuk için sapma değil; erişilebilir bir yaşam stratejisi haline gelmektedir.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramsallaştırması, günümüz çeteleşme olgusunu anlamada önemli bir çerçeve sunar. Bauman’a göre modern birey, uzun vadeli güvenlik duygusunu kaybetmiş; belirsizlik, kırılganlık ve güvencesizlik içinde yaşamaktadır.
Bu belirsizlik ortamı, özellikle gençler ve çocuklar için hızlı aidiyet ve anlık güç hissi sunan yapılara yönelimi artırır.
Sokak çeteleri ve uyuşturucu ağları, tam da bu psikososyal boşluğu doldurur.
Bu yapılar, çocuklara gelecek planı sunmaz; statü, görünürlük ve kontrol duygusunu “şimdi” ve “hemen” vadeder. Böylece çete, yalnızca suç örgütü değil; aynı zamanda çarpık bir sosyalleşme alanına dönüşür.
Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı, suçun nasıl olağanlaştırıldığını anlamak açısından kritiktir. Sembolik şiddet, bireyin farkında olmadan içine çekildiği; kültürel kodlar, dil ve alışkanlıklar yoluyla işleyen bir baskı biçimidir.
Bazı sosyal çevrelerde suçun “normal”, “kaçınılmaz” ya da “erkekliğin göstergesi” olarak sunulması, çocukların bu dünyayı sorgulamadan içselleştirmesine neden olur.
Bu noktada çocuk, suça itilmez; suçla büyür. Eğitimle kazanılması gereken kültürel sermaye yerine, çete içi hiyerarşi ve güç ilişkileri geçer. Böylece suç, bireysel bir tercih olmaktan çıkar; sınıfsal ve kültürel bir kader algısına dönüşür.
Biyoloji mi, Toplum mu?
Bu tartışmada genetik faktörler sıklıkla yanlış anlaşılır. Davranış genetiği alanında yapılan çalışmalar, bazı bireylerin riskli davranışlara daha yatkın olabileceğini göstermektedir. Ancak bu yatkınlık, tek başına belirleyici değildir.
Robert Plomin’in açık vurgusu nettir: Genler olasılık yaratır, kader yazmaz.
Genetik eğilimler, ancak olumsuz çevresel koşullarla birleştiğinde risk haline gelir. Güçlü bir aile yapısı, nitelikli eğitim, erken psikososyal destek ve koruyucu sosyal politikalar; biyolojik riskleri büyük ölçüde dengeleyebilir. Dolayısıyla mesele “hangi çocuk riskli” sorusu değil; hangi toplum çocukları koruyabiliyor sorusudur.
Sonuç: Güvenlik Politikası Yetmez, Toplumsal Onarım Gerekir
Uyuşturucu ve çeteleşmeyle mücadele, yalnızca cezai yaptırımlar ve kolluk önlemleriyle sınırlandırılamaz. Bu yaklaşım, sorunun sonuçlarıyla mücadele eder; nedenlerini ortadan kaldırmaz.
Gerekli olan; eğitim, sosyal politika, aile destekleri, çocuk ruh sağlığı hizmetleri ve mahalle temelli koruyucu mekanizmaların birlikte ele alındığı çok katmanlı bir toplumsal onarım sürecidir.
Çocukları potansiyel bir tehdit olarak değil; ortak geleceğin taşıyıcısı ve kamusal bir sorumluluk alanı olarak gören bir yaklaşım geliştirilmedikçe, suçun yaşı küçülmeye; toplumsal bedeli ise ağırlaşmaya devam edecektir.
Bu tablo, yalnızca bugünün değil; ihmallerle şekillenen yarının toplumunun da aynasıdır.
Ve unutulmamalıdır ki, çocukluğu koruyamayan toplumlar geleceği inşa edemez; bugün görmezden gelinen her çocuk, yarının daha derin ve onarılması güç toplumsal kırılmaları olarak karşımıza çıkar.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER