Cevahir AYDIN

Tarih: 20.02.2026 23:22

Zihnin Sarkaçları ve Kalbin Mizanı

Facebook Twitter Linked-in

Zihnin Sarkaçları ve Kalbin Mizanı

Deniz veya okyanus, bunlar dalgalarla kavga etmezler
Olağan akış içerisinde arınmanın bir vesilesidir, dalgalar.
İnsan da tıpkı deniz gibi duygu durumlarında dalgalanmalar yaşar.
Bazen mevsimlerin değişmesi gibi, insan da bazen kendi içinde bir mevsim değişikliğine uyanır. 
Sabah bahar, öğlen yaz, akşam fırtınalı bir kışı yaşar.
Gökyüzü aynı gökyüzüdür oysa; değişen, zihnin arkasındaki iklimdir. Duygular, rüzgâr gibi gelir ve geçer. Biraz tefekkürle şu noktaya ulaşırız: imtihan rüzgârının yönüyle savrulan yaprak mı olacağız, yoksa köklerini derine salmış bir ağaç mı?

Ahir zaman olarak adlandırılan çağımız, insanın dikkatini dışarıya sabitlemiş durumdadır.
Hız, haz ve hazımsızlık atmosferine maruz kaldığımız bir dönemdeyiz.
Her şey çabuk; öfke çabuk, sevinç çabuk, hayal kırıklığı çabuk…
Duyguların hızlandığı bir çağda ruhun olgunlaşmasının yavaşlaması elbette kaçınılmazdı. Çünkü olgunluk, aktif beklemektir. Beklemek ise tahammül ister. Tahammül, iradenin iç disiplinidir.

Üstad Said Nursî eserlerinde insanın manevi cihazları hükmünde olan latifelerini anlatırken kalbin, ruhun ve aklın farklı vazifeleri olduğunu söyler. Yani insan tek bir merkezden ibaret değildir. Tabiri yerindeyse içimizde bir meclis vardır; hisler konuşur, akıl delil ister, kalp huzur arar. Eğer bu mecliste bir tek ses baskın çıkarsa denge bozulur. Duyguların diktatörlüğü başlar.

Oysa denge; alemde nizamı sağlayan tevhidin, içimizdeki yansımasıdır.

Tevhid yalnızca “Allah birdir” demek değildir. Tevhid, dağınık parçaları bir merkezde toplamaktır. İçimizdeki dağınıklığı vahdete çağırmaktır. Öfke ayrı bir istikamet, korku ayrı bir istikamet, arzu ayrı bir istikamet çektiğinde insan yorulur. Ruh yorulunca beden huzursuz olur. Huzursuz beden, huzursuz kararlar üretir.

Duygularıın durum değişikliği demiştik; evet duygular kötü değildir. Onlar ham malzemedir. Ateş nasıl hem ısıtır hem yakarsa; duygu da hem terakki ettirir hem düşürür. Mesele ateşi söndürmek değil, ocağa almaktır.

Bir nehir düşünelim. O nehrin yatağı varsa bereket taşır. Yatağı yoksa sel olur.
Duyguların yatağı ise anlamdır. Anlam yani mânâ, insanın iç pusulasıdır. İnsan niçin yaşadığını, kime ait olduğunu ve nereye yürüdüğünü bildiği ölçüde duygularını yönetir. Bilmediği ölçüde duygular tarafından yönetilir.

Viktor Frankl insanın temel motivasyonunun haz değil anlam olduğunu söyler. Evet, anlam yitirilince boşluk başlar. Boşluk büyüdükçe, insan duygu yoğunluklarıyla kendiyle kavga eder. Aşırı tepkiler, aslında derin bir iç boşluğun çığlığıdır. İnançtan kopuşlar, anlam sisleri hep bu çığlığın yankısıdır.

Fakat fıtrat perspektifi bize şunu öğretir:
İnsan başıboş değildir. Hayatı da başıboş değildir.

Yine üstadın Sözler isimli eserinde geçen “insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gönderilmiştir” meâlindeki ifadesi, duyguların da bu tekemmül sürecinin bir parçası olduğunu hatırlatır.
Öfke, sabrı öğretmek için vardır. Korku, tevekkülü öğretmek için. Hüzün, faniliği hatırlatmak için. Sevinç ise şükrü uyandırmak için.

Duygu bir misafirdir. Misafir ağırlanır ama evin tapusu ona verilmez.

Günümüzde en çok burada zorlanıyoruz. Hissettiğimizi kimliğimiz zannediyoruz.

Bir anlık kırgınlık “ben değersizim” hükmüne dönüşüyor. Bir anlık öfke “ben buyum” hissine dönüşüyor. Oysa duygu geçicidir; kimlik kalıcıdır. Kimlik ise kullukla şekillenir. Kul olduğunu bilen insan, duygusunun esiri olmaz. Çünkü bilir ki her hal, bir imtihandır.

Tasavvufta, sabrın üç mertebesinden bahsedilir: musibete sabır, kulluk görevlerine sabır, günahlara karşı sabır. Aslında bunlar duygu terbiyesinin üç kapısıdır. Musibette taşkınlığa kapılmamak, nimette şımarmamak, arzuda sınırı aşmamak…

Ruh olgunluğu, hissizlik değildir.
Ruh olgunluğu, hissin istikamete girmesidir.

Olgun insanın duyguları yok değildir; fakat merkezleri vardır. Tıpkı gezegenler gibi. Güneş çekim kuvvetini kaybettiğinde sistem dağılır. İnsanın iç güneşi ise iman ve anlamdır. Çekim gücü zayıfladığında duygular savrulur.

Bazen insan kendine kızar: Neden böyle hissediyorum, yoksa inancımı mı kaybediyorum diye. Oysa hissetmek suç değildir. Hisle hüküm vermek tehlikelidir. Hissi fark etmek bilinçtir; hissin peşine takılmak savrulmadır.

İçimizde iki nehir akar: biri nefsin aceleciliği, diğeri ruhun temkinli hali. Nefis hemen tepki vermek ister. Ruh bekler. Nefis ispat ister. Ruh teslimiyet ister. Nefis kontrol etmek ister. Ruh güvenmek ister.

Ruhsal olgunluk, nefsin hızını ruhun sükûnetine teslim etmektir.

Burada kilit kavram, murakabe’dir. Kişinin kendi içini izleyebilmesi. Bir adım geri çekilip Şu an içimde ne oluyor diye sorabilmesi. Bu soru, dağınık bir zihni toparlamaya başlar. Çünkü fark edilen şey yönetilebilir.

Duygu bir dalgadır. Dalgayla savaşan yorulur. Dalgayı gözlemleyen yüzmeyi öğrenir.

Tekâmül, birden bire gerçekleşmez. İnsanın iç yolculuğu inişli çıkışlıdır. Bazen zirve, bazen çukur… Fakat önemli olan dalganın yüksekliği değil; yönüdür. Yön, fıtrata dönükse düşüş bile öğreticidir.

Olgunluk, kendini inkâr etmek değildir. Kendini tanımaktır. Tanıdıkça kabul etmek, kabul ettikçe dönüştürmektir.

Velhasılı dostlar

Şöyle bir çek edelim mi mevcut ahvalimizi
Nelerle oyalanıyoruz?
Hangi boşlukları hangi tuzlu sularla doldurmaya çalışıyoruz?
İçtikçe susatan bir dünya suyunu neden kana kana içiyoruz?

Sahi, fıtrat neydi diye soralım mı kendimize mesela..
Özümüz neydi?
Neden varız ve nereye gidiyoruz?

Üstad; “Dünya nimeti namına hiçbir şey tatmadım” derken bir mahrumiyeti değil, bir mesafeyi anlatıyordu. Biz ise dünyalık namına ne varsa özgürlük ve nefsanilik ambalajıyla dibini sıyırırken, bizi farklı kılacak olan şey ne olacaktı?

Hakikat elmas ise, biz neden cam parçalarının peşindeyiz?

Sözüm evvela kendi nefsime.
Sonra nasiplenmek isteyen dostlara.

Akıbeti cennet ya da cehennem olan bir âleme doğru yürürken, herkes tercihini yapacaktır. Dileyen dilediği gibi yaşar. Buna sözümüz yok. Fakat yaşarken mahcubiyeti kaybetmeden, vicdan mekanizmasını köreltmeden, saf dimağlara bir marifetmiş gibi yanlışları pazarlamadan…

Günahı kamusal bir gösteriye dönüştürmeden…
Hatayı meziyet gibi sunmadan…
Hakkı çiğnemeden, çiğnetmeden…

Bireysel alanla Rabbi arasındaki sırları biz yargı makamına taşımayız. Onlar için de kendimiz için de rahmet ve bir mahreç dileriz.

Ama şunu unutmayalım:

Cevherin kıymeti, onu tanıyanla artmaz; bilmeyenle azalmaz.
Fıtrat, insanın en derin hakikatidir.
Onu koruyan kazanır.
Onu heba eden, aslında kendini eksiltir vesselam.

Kıymetli ramazan ayını arınma fırsatı olarak değerlendirebilmemiz duasıyla.
Selam ve muhabbetle kalın.

Cevâhir Aydın / Küçük Dünyam


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —